Bir Siyasi Partiden Daha Fazlası: AK Partinin 25 Yıllık Hikâyesi-IV
Önceki iki yazımızda ortaya koyduğumuz tablo, Türkiye’nin son çeyrek asırda hem siyasal hem toplumsal bakımdan çok büyük bir dönüşüm yaşadığını göstermektedir. Vesayet düzeninin sınırları gerilerken demokratik siyasetin toplumsal tabanı genişlemiş; bununla eş zamanlı olarak eğitimden sağlığa, ulaştırmadan yükseköğretime kadar büyük bir erişim devrimi gerçekleşmiştir. Milyonlarca insanın ekonomik, sosyal ve kültürel olarak merkeze taşınması, yalnızca kamu hizmetlerine erişimi değil, toplumun hayat biçimini de değiştirmiştir. Üçüncü yazımızda ise bu hızlı dönüşümün toplumsal etkilerine değinmiştik. Bu kapsamdaki bu son yazımızda ise bu son konuya devam ediyoruz.
Belki de son 25 yılın en önemli fakat yeterince öngörülemeyen sonucu burada ortaya çıkmaktadır. Türkiye çok kısa bir zaman diliminde aynı anda şehirleşti, eğitim düzeyini yükseltti, ulaşım imkânlarını genişletti, tüketim kapasitesini artırdı, dijitalleşti ve dünyayla bütünleşti. Her şey çok hızlı oldu. Bugün karşımızda eğitim düzeyi yükselmiş, şehirleşmiş, dijitalleşmiş ve dünyayla çok daha yoğun temas hâlinde olan yeni kuşaklar bulunmaktadır. Birçok gelişmiş toplumda daha uzun tarihsel dönemlere yayılan şehirleşme, eğitim, bireyselleşme ve ekonomik dönüşüm süreçlerinin ülkemizde son 25 yıl gibi kısa bir zaman diliminde ve büyük ölçüde eş zamanlı gerçekleşmesi, toplumun bu değişime uyum sağlayacak kurumları aynı hızla geliştirmesini zorlaştırmıştır.
Bu hızlı dönüşümün en çarpıcı göstergelerinden biri aile ve demografi alanında ortaya çıkmaktadır. Türkiye yakın zamana kadar genç nüfusunu kalkınmasının en önemli avantajlarından biri olarak görürken bugün doğurganlığın kendini yenileme düzeyinin altına düşmesini ve nüfusun yaşlanmasını tartışmaktadır. Buradaki değişim yalnızca ekonomik şartlarla açıklanabilecek kadar basit değildir. Şehirleşme, eğitim süresinin uzaması, kadınların eğitim ve çalışma hayatına katılımının artması, evlilik yaşının yükselmesi, çocuk yetiştirmenin maliyetinin artması, konut sorunu ve gelecek kaygısı elbette önemlidir. Fakat bunlara hayatın anlamına ilişkin daha derin bir dönüşümü de eklemek gerekir. Modern hayat bireyin önüne kariyer, tüketim, seyahat, kişisel gelişim ve bireysel özgürlük üzerinden çok sayıda alternatif hayat senaryosu koymaktadır. Böyle bir dünyada evlilik ve çocuk artık hayatın doğal akışı içerisinde kendiliğinden gerçekleşen toplumsal kurumlar olmaktan çıkarak diğer seçeneklerle rekabet eden tercihlere dönüşmektedir. Bu nedenle doğurganlıktaki hızlı düşüşü yalnızca demografik bir gösterge olarak okumak eksik kalacaktır. Doğurganlık aynı zamanda şehirleşmeden eğitime, konuttan ekonomik beklentilere, bireyselleşmeden aile tasavvurundaki değişime kadar son 25 yıldaki büyük toplumsal dönüşümün pek çok unsurunu aynı anda yansıtan bileşik bir gösterge hâline gelmiştir. Başka bir ifadeyle demografide gördüğümüz sonuç, çok daha geniş bir toplumsal değişimin aynasıdır.
Sanal kumarın olağanüstü hızla yayılması da aynı dönüşümün başka bir yüzünü göstermektedir. Geleneksel kumarda kişinin fiziksel olarak belirli bir mekâna gitmesi gerekiyordu. Bugün ise risk bireyin cebindedir. Akıllı telefon, ödeme sistemleri, sosyal medya reklamları ve sürekli çevrim içi olma hâli kumarla kişi arasındaki bütün fiziksel mesafeleri ortadan kaldırmıştır. Aynı şey maddeye erişim ağları, aşırı tüketim ve diğer bağımlılık biçimleri için farklı ölçülerde geçerlidir. Dolayısıyla mesele yalnızca ahlaki değerlerin zayıflaması değildir. Teknoloji ve piyasa, insanın zaaflarına erişme kapasitesini tarihte görülmemiş ölçüde artırmıştır. Bir insanın iradesini koruması gereken ortam ile 30-40 yıl önceki ortam aynı değildir.
Bu durum bizi önemli bir ayrıma götürüyor: Kalkınma ile toplumsal gelişme aynı şey değildir. Kalkınma insana imkân sağlar; toplumsal gelişme ise insanın bu imkânları kendi iyiliği ve toplumun ortak iyiliği doğrultusunda kullanabilmesini sağlayacak kültürel, ahlaki ve kurumsal kapasiteyi oluşturur. Hastane yapmak kalkınmadır, sağlıklı hayat kültürünü güçlendirmek toplumsal gelişmedir. Üniversite açmak kalkınmadır, gençlerin nitelikli eğitim almasını, anlamlı bir hayat kurmasını ve topluma karşı sorumluluk geliştirmesini sağlamak toplumsal gelişmedir. İnterneti ülkenin her köşesine ulaştırmak kalkınmadır; çocukları ve gençleri dijital dünyanın manipülasyonlarından, kumardan ve bağımlılıktan koruyacak kültürü ve düzenlemeleri oluşturmak toplumsal gelişmedir. Belki de son 25 yılın tecrübesinden çıkarılması gereken en önemli ders budur.
Türkiye erişimi yaygınlaştırmada çok büyük bir başarı gösterdi, ancak erişimin beraberinde getirdiği toplumsal dönüşümü yönetmenin erişimi sağlamaktan çok daha zor olduğu şimdi çok daha açık biçimde görülüyor. Çünkü bir hastane, okul, üniversite veya yol belirli bir yatırım programıyla yapılabilse de güçlü aile yapısı, toplumsal güven, ahlaki sorumluluk, aidiyet duygusu ve anlam dünyası aynı yöntemlerle üretilemez. Fiziksel altyapı devlet tarafından birkaç yıl içerisinde kurulabilirken toplumsal ve ahlaki altyapı kuşaklar içerisinde oluşmaktadır. Yeni dönemde ihtiyaç duyduğumuz temel kapasiteyi belki de ‘toplumsal dayanıklılık’ kavramıyla ifade etmek mümkündür. Toplumsal dayanıklılık, bireyin ve toplumun modern hayatın sunduğu imkânlardan yararlanırken bu hayatın ürettiği bağımlılık, yalnızlaşma, aile bağlarının zayıflaması, dijital manipülasyon, aşırı tüketim ve anlam kaybı gibi riskler karşısında kendisini koruyabilme ve yeniden üretebilme kapasitesidir. İlk dönemde demokratik siyasetin dayanıklılığını, ikinci aşamada devletin ekonomik ve kurumsal kapasitesini güçlendirmek ön plandaydı. Yeni dönemde bunlara toplumun ve bireyin dayanıklılığını güçlendirecek politikaları da eklemek gerekiyor.
Daha da önemlisi, eski toplumsal yapılar çözüldükten sonra bunların yerine yenileri kendiliğinden gelmemektedir. Mahallenin toplumsal denetimi ortadan kalktığında onun yerini otomatik olarak bilinçli birey almıyor. Geniş aile zayıfladığında onun yerine kendiliğinden güçlü çekirdek aile oluşmuyor. Geleneksel otoriteler etkisini kaybettiğinde ortaya çıkan boşluğu her zaman bilim, eğitim ve rasyonalite doldurmuyor. Çoğu zaman sosyal medya fenomenleri, dijital platformlar, tüketim kültürü ve algoritmalar dolduruyor. Dolayısıyla modernleşme yalnızca eski bağların çözülmesi değil, insanın hangi yeni bağların içerisine yerleşeceği meselesidir.
Buradan bakıldığında madde bağımlılığı, sanal kumar, dijital bağımlılık, aile kurumunun zayıflaması, doğurganlığın çok hızlı düşmesi ve ahlaki aşınma olarak tanımlanan gelişmeler birbirinden tamamen bağımsız sorunlar olmaktan çıkmaktadır. Bunların tamamının arkasında tek bir neden bulunduğunu söylemek elbette mümkün değildir. Fakat hepsi ortak bir soruya işaret etmektedir: Türkiye ekonomik ve fiziksel modernleşmesinin hızına uygun bir toplumsal modernleşme modeli geliştirebildi mi? Başka bir ifadeyle insanları merkeze taşırken, onların yeni hayatın riskleri karşısında dayanıklılığını artıracak kurumları aynı ölçüde güçlendirebildik mi? Bu soru önümüzdeki dönemin belki de en önemli siyasal ve toplumsal sorularından biridir. Çünkü artık mesele insanları yalnızca imkânlarla buluşturmak değildir. Yeni mesele, insanı ulaştığı imkânların risklerinden de koruyabilmektir. Birinci kalkınma hamlesi vatandaşın önündeki kapıları açtı. İkinci hamlenin ise açılan kapılardan giren insanın kendisini kaybetmeden yenidünyanın içinde yaşayabilmesini sağlayacak toplumsal zemini kurması gerekiyor.
Bu nedenle önümüzdeki dönemin toplumsal politika yaklaşımı aileyi güçlendirmeyi, çocukları ve gençleri bağımlılıklardan korumayı, sanal kumara erişimi zorlaştırmayı, dijital platformların insan davranışını sömürmesini sınırlamayı, mahalle ve topluluk ilişkilerini yeniden güçlendirmeyi ve gençlere yalnızca meslek değil hayatın anlamına ilişkin de bir çerçeve sunabilmeyi odağına almak zorundadır. Bu yaklaşım yalnızca sosyal politikanın değil; eğitim, kültür, aile, şehircilik, çalışma hayatı, dijital düzenleme ve ekonomi politikalarının ortak meselesi olarak da ele alınmalıdır. Çünkü yeni dönemin sorunları artık tek bir bakanlığın veya tek bir politika alanının sınırları içerisinde çözülebilecek sorunlar değildir.
Özetle, Türkiye’nin son 25 yılını üç büyük aşama üzerinden okumak mümkündür. Birinci aşama, vesayet düzeninin sınırlarının aşılması ve demokratik siyasetin alanının genişletilmesidir. İkinci aşama, bu siyasi dönüşümle eş zamanlı olarak hizmetlerin kitleselleştirilmesi, kalkınmanın ülkenin tamamına yayılması ve çevrede kalan geniş toplum kesimlerinin merkeze taşınmasıdır. Bu iki aşama birbirinden bağımsız gerçekleşmemiş, aksine birbirini beslemiştir. Siyasetin toplumsal tabanı genişledikçe kalkınmanın ve kamusal imkânların toplumsal tabanı da genişlemiştir. Şimdi ise üçüncü aşamadayız. Yeni dönemin temel meselesi yalnızca erişimi daha da artırmak değildir; erişimi nitelikle buluşturmak, geçmiş dönemin başarılarının ortaya çıkardığı yeni beklentilere cevap vermek, toplumsal hareketlilik kanallarını yeniden güçlendirmek ve hızlı modernleşmenin ürettiği toplumsal riskler karşısında bireyin, ailenin ve toplumun dayanıklılığını artırmaktır. Başka bir ifadeyle üçüncü dönemin üç temel kavramı nitelik, toplumsal hareketlilik ve toplumsal dayanıklılık olmalıdır.
Birinci dönemin temel meselesi engelleri kaldırmak, ikinci dönemin meselesi imkânları yaygınlaştırmaktı. Üçüncü dönemin meselesi ise insanlarımızın ulaştığı imkânlar içerisinde savrulmadan yaşayabilmelerini sağlayacak yeni dengeyi kurmaktır. Geçmiş 25 yılı doğru okumak bu nedenle yalnızca siyasi bir muhasebe yapmak anlamına gelmiyor; önümüzdeki 25 yılın siyasetini kurmak açısından da hayati önem taşıyor. Türkiye bugünlere kolay gelmedi. Bir taraftan vesayet engellerini aşarken diğer taraftan devlet kapasitesini büyüttü, ülkenin bütün coğrafyasını kalkınma sürecine dâhil etti ve daha önce merkezin dışında kalan milyonlarca insanı ülkenin imkânlarıyla buluşturdu. Şimdi aynı değişim ve direnç kapasitesini, bu büyük dönüşümün ortaya çıkardığı yeni toplumsal gerçeklik karşısında yeniden üretmek gerekiyor.
Sende Yorum yap