Ya doğru değilse?
71 yıl önce bugün Selanik’ten İstanbul’a bir haber ulaştı.
Atatürk’ün doğduğu evin de bulunduğu Türk Konsolosluğunun bahçesinde bir bomba patlamıştı. İstanbul Ekspres gazetesi yıldırım baskıyla “Atamızın evi bomba ile hasara uğradı” manşetini attı.
Birkaç saat sonra İstanbul’da başta Rumlar olmak üzere Ermeni ve Yahudi yurttaşların evleri, işyerleri ve ibadethaneleri saldırıya uğradı.
Bugün 6-7 Eylül olaylarını düşününce aklıma ister istemez “Terörsüz Türkiye” süreci geliyor.
Türkiye, yıllardır canımızı yakan bir sorunun çözümünde bu kez ciddi biçimde ilerliyor.
Ben bu sürecin başarıya ulaşmasını çok önemsiyorum. Kürt meselesinin silahla değil, siyaset ve hukuk içinde konuşulduğu bir Türkiye’nin hepimiz için daha iyi olacağına inanıyorum.
İşte tam da bu noktada 6-7 Eylül’ün bugün bize söyleyeceği bir şey var.
Yıllar sonra ortaya çıkan belgeler, Selanik’teki patlamanın Kıbrıs meselesi nedeniyle artan gerilimi körüklemek amacıyla düzenlenmiş bir provokasyon olduğuna dair güçlü kanıtlar ortaya koydu.
Yani bomba gerçekti.
Ama anlatılan hikâye gerçek değildi.
Bir toplumu birbirine düşürmek için yalanın yüzde yüz yalan olması gerekmiyor.
Bazen gerçek bir olayın üzerine yanlış bir hikâye kurmak yetiyor.
Elbette 6-7 Eylül’ü yalnızca bir gazete manşetiyle açıklayamayız. Kıbrıs’ı Yunanistan’a bağlamayı amaçlayan Enosis hareketi Türkiye’de zaten büyük bir gerilim yaratmıştı. Bu gerilimin yarattığı öfke, örgütlü unsurların da devreye girmesiyle sokağa taşındı.
Bence bugün almamız gereken ders burada.
Yıllardır biriken güvensizlik bir günde ortadan kalkmıyor. Süreç ilerlerken, Allah korusun, tek bir provokasyon bile büyük zarar verebilir.
Yarın sosyal medyada bir görüntü dolaşsa ne olur?
Bir Türk bayrağına saldırıldığı söylense...
Bir şehit ailesine hakaret edildiğine dair bir ses kaydı ortaya çıksa...
Bir yurttaşa kimliği nedeniyle saldırıldığına ilişkin görüntüler yayılsa...
Kaçımız önce durup “Bu gerçekten böyle mi?” diye sorarız?
Sonra görüntünün yıllar öncesine ait olduğu ortaya çıkabilir. Sesin yapay zekâyla üretildiği anlaşılabilir. Söylenen bir cümlenin başı sonu kesilmiş olabilir.
Ama iş işten geçmiş olur.
1955’te bir gazetenin basılması, kamyonlara yüklenmesi, sokaklara dağıtılması gerekiyordu.
Bugün ise aynı öfkeyi büyütmek için cebimizdeki telefon yeter.
Üstelik yanlış bilgi çoğu zaman baştan sona uydurma da olmuyor. Fotoğraf gerçek oluyor, anlatılan hikâye yanlış.
Cümle gerçekten söylenmiş oluyor ama başka bir anlam verecek şekilde kesilip biçiliyor.
Bu tür yalanlara inanmak bazen daha kolay oluyor.
Fakat burada kendimize de bakmamız gerekiyor.
İnsan, zaten inandığı şeyi doğrulayan habere daha kolay inanıyor. Hele haber sevmediği, kızdığı ya da güvenmediği insanlar hakkındaysa kuşkusu iyice azalıyor.
Son zamanlarda beni çok öfkelendiren bir haber gördüğümde kendime şu soruyu sormaya çalışıyorum:
“Ya anlatıldığı gibi değilse?”
Özellikle haber “bizden değil” diye gördüğümüz insanlar hakkındaysa bu soruyu daha çok sormamız gerekiyor.
Sağcı, solcu, Türk, Kürt, muhafazakâr, laik... Fark etmiyor.
İnsan karşı tarafta gördüğü biri hakkında kötü bir şey duyduğunda, nedense ona inanmaya biraz daha hazır oluyor.
Belki de bu yüzden en fazla, zaten inanmak istediğimiz haberlerden kuşkulanmalıyız.
Barış, herkesin aynı şeyi düşünmesi değildir.
Barış, birbirimizi sevmek zorunda olmadan birlikte yaşayabilmektir.
Bunun için birbirimiz hakkında duyduğumuz her şeye hemen inanmamayı da öğrenmemiz gerekiyor.
Ayrıca diyelim ki hem görüntü hem de haber gerçek.
Yine de tek bir kişinin yaptığını bütün bir topluma mal etmemek gerekiyor. Hele böyle hassas dönemlerde, gerçek bir olayı büyütüp toplumu karşı karşıya getirmek isteyenler de çıkabilir.
O yüzden asıl sınavımız, bizi birbirimize karşı öfkelendirecek ilk haber geldiğinde başlayacak.
O anda birkaç saniye durup “Ya anlatıldığı gibi değilse?” diyebilirsek, belki geçmişten gerçekten bir şey öğrenmiş oluruz.
Sende Yorum yap