Mutsuzla mutsuzun dramı
Bu yazın en dikkat çeken filmlerinden biri de Olivia Wilde’ın yönetmenliğini yaptığı “Invite/Davet”ti. Komedi unsurlarının bolca kullanıldığı, uzun süreli ilişkiyi ve mutsuzluğu analiz eden bir dram. Başrollerde Seth Rogen, Olivia Wilde, Penélope Cruz ve Edward Norton yer alıyor. Son iki haftadır herkes bu filmi konuşuyor. Haksız da değiller. Filmde iki çift çıkıyor karşımıza. İlki Joe ve Angela. Joe, vaktiyle bir müzik grubunda adını duyurmuş, grubun dağılmasıyla konservatuvarda öğretmenliğe başlamış, alabildiğine mutsuz bir eş. Karısı Angela ise, sanat tarihi eğitimi almış ama bu alanda çalışmak istememiş, bütün zamanını evini dekore etmeye harcayan, yaşadığı hayattan tatmin olmayan bir başka mutsuz. Onları çift olarak düşünürsek, hangi mutsuz bir başka mutsuzu mutlu edebilir ki?

Film, Angela’nın bir yıl önce üst katlarına taşınan Pina ve Hawk’ı akşam yemeğine davet etmesiyle başlıyor. İşten yorgun argın, yerlerde sürünerek dönen ve bu çiftten hiç haz etmeyen Joe kendisinden habersiz yapılan daveti duyunca küplere biniyor. Her gün gece yarıları üst katlarında sevişme sesleriyle kendisini çileden çıkaran bu çifti ağırlama fikrinden nefret ediyor. Angela’yı daveti iptal etmeye zorluyor. Büyük bir kavgaya tutuşuyorlar, karısı son hazırlıkları gözden geçirirken. Ama ne kavga! Birinin söylediği diğerinin sözlerine karışıyor, hiç susmuyorlar, gerginlik hat safhada, kaos ki ne kaos! Birbirlerine duydukları öfkeyi iliklerimize kadar hissediyoruz.
Derken Pina ve Hawk kapılarını çalıyor. Kendilerinden emin, birbirlerine bağlı son derece rahat bir çift. İlk hayal kırıklığı Angela’nın şarküteriyi sofraya taşıdığı et ağırlıklı yiyecekler nedeniyle başlıyor. Çünkü Pina et yemiyor. Zaten Joe da gelirken alması tembih edilen içkiyi unutmuş. Üstüne bir de sufle fırında yanınca, yemeğin yıldızı Pina’nın getirdiği tatlı oluyor. Bir ilişkinin yanmış suflesinin yerini, diğer ilişkinin lezzetli tatlısı alıyor.
Yemek faslının ardından salonda sohbet etmeye başlıyorlar. Joe, Pina ve Hawk’ın birbirlerine olan tutkulu bağlılığa imrenirken, kendisine arkadaş arayan Angela, terapist olan Pina’nın özgüveni karşısında kendisini değersiz ve yetersiz hissediyor.
Sohbet ilerledikçe konu Pina ve Hawk’ın gece yarıları yaptıkları gürültüye geliyor. Anlıyoruz ki açık bir ilişki yaşıyor, zaman zaman cinsel deneyimlerine başka çiftleri de ortak ediyorlar. Diğer yandan Joe ile Angela’nın bir yıldır birlikte olmadıklarını, başarısızlık hissiyle bocalayan Joe ve kendini kapana kıstırılmış hisseden Angela’nın bu duygularının aralarında kırılgan bir zemin yarattığını öğreniyoruz. Vakit ilerledikçe, Joe ve Angela’nın yemek daveti, Pina ve Hawk’ın onları kendi deneyimlerini yaşamaya ettikleri bir başka davete dönüşüyor. Çift değiştirerek denemeye kalksalar da, kendi bireysel kırgınlıkları ve ilişki dinamikleri nedeniyle Angela da Joe da buna uyum sağlayamıyor. Bu arada belirtmeliyim, filmde seks sahneleri yok, bol bol seks sohbeti var. “Davet”i farklı kılan bu sohbetlerin sonucunda bir çiftin kendi ilişkilerine sağlıklı bir gözle bakabilme alanı açması.
Filmin asıl sözü ise şu: Kendi içinde mutsuz olan birinin karşısındakini mutlu edemeyeceği. Bu sadece karşı cinsle ilişkide geçerli değil, insan ilişkilerinin tümünde aynı mantık yürüyor. Mutsuzluğu seçmiş, buradan beslenen birini hiçbirimizin mutlu etme şansı yok.
Psikolojik açıdan baktığımızda, bu karşılıklı mutsuzluk hâlinin zaman içinde çiftler arasında derinleşen bir öfke yaratmasının kaçınılmaz olduğunu görebiliyoruz. Ki bu öfke ister istemez pasif agresif bir düşmanlığa dönüşebiliyor. Pina ve Hawk’ın ayna işlevi de filmde çok güzel işleniyor. Joe ve Angela onların tuttuğu aynada kendilerinde olmayanı, ilişkilerine ait kayıpları fark ediyor.
“Davet” mutsuzluklarımız ve hayatımıza etki eden insanların mutsuzlukları üzerine düşünmemizi sağlayan güçlü bir film. Bir karı koca ekseninde derdini anlatsa da bireysel çıkarımlar yapmak için ideal. Eksikliklerini, duygusal ihtiyaçlarını görmezden gelen, bunların getirdiği sonuçlara katlanarak hayata devam eden insanlardan anlayış, şefkat, merhamet, empati gibi duyguların gelmeyeceğinin de altını çiziyor. Hepimizin hayatında var böyleleri. Onların sertliklerine maruz kaldığımızda kendimizi üzmeden önce bu bilgiyi hatırlamakta fayda var. Aslında film, bu anlamda bizi de bir farkındalığa davet ediyor.
Gerek oyunculukları, gerek mizah ve dramayı kullanıştaki dengesi ve didaktik olmayan öğretileriyle sinemanın yaz rehavetini çekip aldı “Davet”. İzlemenizi çok isterim. Ayrıca önümüz sonbahar. Güzel filmlerde buluşmak dileğiyle.
İyi pazarlar.
Sende Yorum yap