s

Tekno-Oligarşiden Stratejik Bağımlılığa: Devletler Artık Şirketler Olmadan Savaşabilir mi?

Tekno-oligarşi üzerine önceki yazımızda sorduğumuz temel soru şuydu: Günümüz dünyasında güç gerçekten kimin elindedir? Dijitalleşme ve özellikle yapay zekâ devrimiyle birlikte devletler, siyasi partiler, bürokrasi ve geleneksel sermaye gruplarının yanına yeni bir güç odağının eklendiğini; devasa ekonomik kaynakları, veriyi, algoritmaları ve kritik teknolojik altyapıları kontrol eden şirketlerin giderek yalnızca ekonomik değil, siyasal aktörlere dönüştüğünü tartışmıştık. Bu tartışmada SpaceX özellikle dikkat çekici bir örnekti. Çünkü bir şirketin kontrol ettiği uydu altyapısının devletlerin iletişim kapasitesini, askerî operasyonlarını ve hatta savaş alanındaki hareket kabiliyetini etkileyebildiği bir dünyada ekonomik güç ile siyasal güç arasındaki geleneksel sınırların giderek anlamını kaybettiğini görüyorduk.

Esra Merve Boztosun Çalışkan’ın Acta Astronautica’da yayımlanan “Commercial Space Governance in the Post-Ukraine Era: Managing Strategic Dependencies on Private Space Infrastructure” başlıklı makalesi, bu tartışmayı çok daha ileri bir noktaya taşıyor (249:253-263, 2026). Makalenin önemi yalnızca ticari uzay sektörünün büyümesini veya Starlink’in Ukrayna savaşındaki rolünü incelemesinden kaynaklanmıyor. Asıl önemli olan, teknoloji şirketlerinin artık devletlerin güvenlik mimarilerinin dışındaki ekonomik aktörler değil, bu mimarilerin ayrılmaz unsurları hâline geldiklerini göstermesi. Başka bir ifadeyle tekno-oligarşi meselesi farklı bir faza, dolayısıyla mesele artık çok daha ileri bir noktaya taşınmakta, devletlerin savaşma, caydırma ve krizleri yönetme kapasiteleri dahi özel şirketlerin kontrol ettiği altyapılara bağımlı hâle gelmektedir.

Ukrayna savaşı bu dönüşümün belki de ilk büyük ölçekli laboratuvarı oldu. Makalede vurgulandığı gibi 1991 Körfez Savaşı “ilk uzay savaşı” olarak nitelendirilmişti; çünkü uydu sistemleri ilk kez askerî operasyonların bu ölçekte ayrılmaz bir parçasına dönüşmüştü. Ukrayna savaşı ise artık “ilk ticari uzay savaşı” olarak tanımlanıyor. Aradaki fark son derece önemlidir. Körfez Savaşı’nda kullanılan kritik uzay altyapıları esas olarak devletlerin kontrolündeydi. Ukrayna’da ise savaşın sürdürülebilmesi açısından kritik işlevlerden bazıları özel şirketlerin sahip olduğu ticari sistemler tarafından yerine getirildi. Starlink bunun en görünür örneğidir. Rus işgalinin hemen ardından Ukrayna’nın iletişim altyapısı ağır baskı altına girerken Starlink terminalleri hızla devreye sokuldu. Sistem zaman içerisinde yalnızca internet bağlantısı sağlayan ticari bir hizmet olmaktan çıktı; insansız hava araçlarının kontrolünden cephedeki iletişime, topçu hedeflemesinden stratejik planlamaya kadar uzanan bir askerî altyapının parçasına dönüştü. Böylece özel bir şirket, bir devletin savaş kapasitesinin önemli bileşenlerinden birini sağlamaya başladı.

Tam da burada daha önce sorduğumuz “Bir şirket ne zaman yalnızca şirket olmaktan çıkar?” sorusu çok daha somut bir anlam kazanıyor. SpaceX örneğinde şirket yalnızca devletlere teknoloji satan bir yüklenici değildir. Kontrol ettiği teknolojik altyapının nerede, hangi şartlarda ve hangi amaçlarla kullanılacağına ilişkin kararlarıyla askerî operasyonların sınırlarını etkileyebilecek bir aktöre dönüşmektedir. SpaceX’in Starlink’in saldırı amaçlı operasyonlarda kullanılmasına sınırlamalar getirmesi bu nedenle son derece önemlidir. Çünkü burada artık şirketin ticari bir kararının ötesinde, egemen bir devletin savaş alanındaki hareket kabiliyetini etkileyebilecek bir karar söz konusudur. Boztosun Çalışkan makalesinde bu yeni durumu “stratejik bağımlılık paradoksu” kavramıyla açıklamaktadır. Devletler bir taraftan özel şirketlerin sahip olduğu teknolojik kabiliyetlere giderek daha fazla ihtiyaç duymaktadır. Çünkü özel sektör çoğu zaman devletten daha hızlı inovasyon yapmakta, daha düşük maliyetlerle büyük altyapılar kurmakta ve olağanüstü teknolojik kapasite geliştirmektedir. Diğer taraftan devletler, stratejik açıdan giderek daha fazla ihtiyaç duydukları bu altyapı üzerinde tam kontrole sahip değildir. Dolayısıyla devletin kapasitesi artarken aynı anda özerkliği azalabilmektedir.

Bu gerçekten önemli bir paradokstur. Geleneksel olarak bir devletin askerî kapasitesinin artması, o devletin stratejik özerkliğinin de artması anlamına gelirdi. Fakat ticari uzay çağında bu iki değişken birbirinden ayrılmaktadır. Devlet, özel şirketlerin teknolojilerini kullanarak çok daha güçlü hâle gelirken aynı şirketlere bağımlılığı nedeniyle bazı alanlarda daha kırılgan hâle gelebilmektedir. Teknolojik kapasite artışı böylece otomatik olarak stratejik özerklik artışı anlamına gelmemektedir. Bu durum caydırıcılık teorisinin bazı temel varsayımlarını da değiştirmektedir. Geleneksel caydırıcılık teorisinde karşı karşıya gelen temel aktörler devletlerdi. Bir devlet, karşısındaki devletin askerî kapasitesini, niyetlerini ve saldırıya nasıl karşılık vereceğini hesaplamaya çalışıyordu. Stratejik kapasitenin bir bölümü özel şirketlerin kontrolünde olduğunda bu denklem değişmektedir. Rakip devlet artık yalnızca karşısındaki hükümetin ne yapacağını değil, o hükümetin bağımlı olduğu şirketlerin nasıl davranacağını da hesaplamak zorundadır.

Bu bağlamda makalenin altını çizdiği “delegasyon yoluyla caydırıcılık”, özellikle dikkat çekicidir. Devlet, caydırıcılığını sürdürebilmek için artık yalnızca kendi askerî kapasitesine veya müttefiklerinin desteğine değil, özel şirketlerin hizmetlerine de bağımlı olabilir. Bu durumda caydırıcılık zincirine üçüncü bir aktör eklenmektedir: devlet – şirket – rakip devlet. Üstelik şirketin çıkarları devletin çıkarlarıyla her zaman örtüşmeyebilir. Bir küresel teknoloji şirketinin aynı anda onlarca ülkede yatırımları, müşterileri, üretim tesisleri ve ekonomik ilişkileri bulunabilir. Dolayısıyla şirket, belirli bir devletin ulusal güvenlik öncelikleriyle kendi küresel ekonomik çıkarları arasında denge kurmaya çalışabilir. Makalede Elon Musk’ın Çin’deki Tesla yatırımları ile SpaceX’in Starlink konusundaki kararları arasındaki muhtemel ilişkiye dikkat çekilmesi bu açıdan önemlidir. Burada ortaya çıkan yapı klasik devletlerarası karşılıklı bağımlılıktan oldukça farklıdır. Kısacası, bir devlet artık, başka bir devleti doğrudan baskı altına almak yerine o devletin stratejik kapasitesinin bağlı olduğu şirketin ekonomik çıkarlarını etkileyerek dolaylı bir nüfuz oluşturabilmektedir.

Makalenin “ticari stratejik karşılıklı bağımlılık” olarak tanımladığı olgu tam olarak budur. Böylece uluslararası ilişkilerin geleneksel iki aktörlü yapısı giderek üçlü, hatta çok aktörlü bir yapıya dönüşmektedir. Devletler yalnızca diğer devletlerle değil, küresel şirketler üzerinden birbirleriyle ilişki kurmaya başlamaktadır. Bu şirketler ise pasif aracılar değildir; kendi ekonomik çıkarları, stratejileri ve risk algıları bulunan bağımsız aktörlerdir. Bu noktada tekno-oligarşi tartışmasının güvenlik açısından neden çok önemli olduğu daha açık hâle gelmektedir. Önceki tartışmada temel sorun, teknoloji şirketlerinin veri, algoritma, bilgi ve iletişim altyapısı üzerinde yoğunlaşan güçlerinin demokratik denetim dışında kalmasıydı. Şimdi buna yeni bir boyut eklenmektedir. Aynı şirketler devletlerin ulusal güvenlik altyapılarının veya mimarilerinin parçaları hâline gelmektedir. Dolayısıyla mesele artık yalnızca “Teknoloji şirketleri toplum üzerinde ne kadar güçlü olabilir?” sorusu değildir. Buna “Devletler teknoloji şirketlerine ne kadar bağımlı hâle gelebilir?” sorusunu da eklemek gerekiyor. Aslında ikinci soru belki de birincisinden daha önemlidir. Çünkü tarihte ekonomik aktörlerin siyasal güç üzerinde etkili olması yeni değildir. Yeni olan, devletin egemenlik kapasitesinin bazı temel bileşenlerinin doğrudan özel teknolojik altyapıya bağlanmasıdır.

Üstelik bu bağımlılık yalnızca ABD veya Ukrayna ile sınırlı değildir. Çin’in Starlink deneyimini yakından incelemesi ve kendi büyük uydu takımyıldızlarını hızla geliştirmesi, meselenin büyük güç rekabetinin merkezine yerleştiğini göstermektedir. Avrupa’nın durumu ise oldukça sıkıntılıdır. Makalede de vurgulandığı gibi Avrupa “çifte bağımlılık” içerisindedir. Çünkü ABD büyük teknoloji şirketlerinin önemli bölümüne ev sahipliği yaptığı için kendi ekonomik ve hukuki nüfuzunu kullanabilirken ve Çin kendi alternatif altyapılarını hızla oluştururken Avrupa bir taraftan ticari şirketlere, diğer taraftan güvenlik açısından ABD başta olmak üzere müttefik devletlere bağımlıdır.

Özetle, tekno-oligarşide çok genel bir dönüşümle karşı karşıyayız. Yirminci yüzyılın güvenlik mimarileri esas olarak devletler üzerinden kurulmuştu. Ordular devlete aitti, kritik askerî altyapı devlet tarafından kontrol ediliyor, istihbarat devlet kurumlarınca toplanıyor ve stratejik kararlar hükümetler tarafından alınıyordu. Yirmi birinci yüzyılda ise giderek daha fazla kritik kapasite özel teknolojik altyapılar üzerinden sağlanıyor: uydu iletişimi, bulut bilişim, yapay zekâ, siber güvenlik, veri analitiği, yarı iletkenler ve gelişmiş iletişim sistemleri vs. Bunun sonucu olarak devlet ile özel şirketler arasındaki ilişki klasik kamu-özel sektör ilişkisinin çok ötesine geçmektedir. Eskiden devlet şirketten mal veya hizmet satın alırdı. Bugün ise bazı alanlarda şirketin sahip olduğu altyapı olmadan devletin stratejik kapasitesini aynı düzeyde sürdürebilmesi giderek zorlaşmaktadır. Tedarik ilişkisi böylece bağımlılık ilişkisine dönüşmektedir. Bu nedenle tekno-oligarşiyi yalnızca servetin teknoloji girişimcilerinin elinde yoğunlaşması olarak okumak yetersizdir. Asıl mesele, ekonomik güç ile altyapı kontrolünün birleşmesidir. Buna veri, algoritma, yapay zekâ ve iletişim sistemleri üzerindeki kontrol eklendiğinde teknoloji şirketleri yalnızca piyasa aktörleri olmaktan çıkarak yeni bir egemenlik alanının taşıyıcıları hâline gelmektedir.

Bütün bunlar bizi yeniden kurumlar meselesine getiriyor. Tekno-oligarşi yazısında sorduğumuz “Güç kimde toplanacak ve bu güç hangi kurumlarla sınırlandırılacak?” sorusu, ticari uzay örneğinde artık teorik bir demokrasi tartışması olmaktan çıkıyor. Ulusal güvenliğin doğrudan sorusu hâline geliyor. Belki de 21. yüzyılın temel yönetişim sorunlarından biri tam olarak burada ortaya çıkacaktır: Devletin teknolojik kapasitesini artırırken özel teknolojik gücün devlet üzerinde hâkimiyet kurmasını nasıl engelleyeceğiz? Bu kolay bir denklem değildir. Ukrayna savaşı bize bu tartışmanın geleceğe ait olmadığını gösterdi. Gelecek sandığımızdan daha erken geldi. Artık bir savaşın seyrini yalnızca devlet başkanlarının, generallerin ve diplomatların kararları belirlemiyor. Bir uydu şirketinin yönetim kurulunda veya bir teknoloji şirketinin CEO’sunun vereceği karar da savaş alanındaki güç dengesini değiştirebiliyor.

Dolayısıyla “Bir şirket ne zaman yalnızca şirket olmaktan çıkar?” sorusuna artık daha somut bir cevap verebiliriz: Bir devletin haberleşmesini, istihbaratını, askerî operasyonlarını veya caydırıcılığını sürdürebilmesi o şirketin altyapısına bağımlı hâle geldiğinde şirket artık yalnızca ekonomik bir aktör değildir. Tam da bu nedenle tekno-oligarşi tartışması, teknoloji şirketlerinin ne kadar zengin olduğu meselesinden çok daha büyüktür. Asıl mesele, 21. yüzyılda egemenliğin hangi altyapılar üzerinden kullanılacağı ve bu altyapıları kimin kontrol edeceğidir. Önümüzdeki dönemin temel sorusu ise bu yeni aktörlerin var olup olmayacağı değil, onların olağanüstü teknolojik güçlerinin hangi kurallar, hangi kurumlar ve hangi demokratik denetim mekanizmaları içerisinde kullanılacağıdır.

Haber Yorumları

Henüz Yorum Yapılmamış.

Sende Yorum yap

Son dakika haberler

En güncel ve en doğru, tarafsız haberin merkezi.