s

Tulumbacılar üzerine

Yüz yılı aşkın süre İstanbul’un yangınlarıyla mücadele eden tulumbacılar, yalnızca bir teşkilat değil, şehrin hafızasında iz bırakan bir kültürdü. Gerçek Davud Ağa’nın ilk tulumbasından modern itfaiyeye uzanan bu hikâye, yangınlarla şekillenen İstanbul’un unutulmuş kahramanlarını anlatıyor…

İstanbul, tarihi boyunca sık sık büyük yangınlarla tahrip olmuştur. Bu yangınlar yalnızca yapıların değil, büyük bir kültürel birikimin de yok olmasına yol açmıştır. El yazması kitaplar, bin bir emekle oluşturulmuş ev eşyaları, mücevherat ve tekstil ürünleri bu yangınlar sonucu yok olmuştur. Özellikle rüzgârlı havalarda büyüyen yangınlar, bazı durumlarda şehrin neredeyse yarısını etkilemiş ve büyük zararlara yol açmıştır. Ancak şehirde yaşayanlar için bu yangınlar neredeyse tabii bir olay gibi karşılanmış ve uzun yıllar boyunca yangınlara karşı yapı kültüründe bir değişiklik düşünülmemiştir.

Erken tarihlerde ortaya çıkan yangınlar, bölgede yaşayanlar ve şehir içinde asayişi tesis etmekte görevli yeniçeriler vasıtasıyla söndürülmeye çalışılsa da bazı durumlarda bu mümkün olmamış; yangınlar, artık yanacak şey kalmayana dek devam etmiştir.

17 Temmuz 1717 gecesi Cibali Kapısı dışında baş gösteren yangın, şiddetli poyraz rüzgârının etkisiyle büyüyerek yirmi yedi saati aşkın süre devam eder. Şehir boyunca yayılan bu yangın ancak Marmara surlarına varınca söndürülebilir. Aradan iki yıl geçtikten sonra, bu kez 22 Temmuz 1719 gecesi Gedikpaşa semtinde çıkan yangın büyük zarara sebep olur.5 Temmuz 1721 tarihinde Sultan Selim Camii çevresinde çıkan yangına müdahale için olay yerine gelen Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın yanında, eskisi gibi sadece balta, kanca ve kazma gibi daha ziyade yıkım amacıyla kullanılan aletler değil, yeni icat edilmiş bir makine de vardır.

Gerçek Davud Ağa ve ilk tulumba

İstanbul’da yangınlara karşı dönemine göre ilk modern girişimi gerçekleştiren kişi, Gerçek Davud Ağa isimli bir Fransız mühtedisidir. Tersâne-i Âmire’de başarılı çalışmalarda bulunan Davud Ağa, yangın tulumbasını icat eden kişidir. Tersanede çıkan bir yangında başarıyla kullanılan yeni icadı sayesinde Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın dikkatini çeken Davud Ağa, Yeniçeri Ocağı içinde kurulan “Dergâh-ı Âli Tulumbacı Ocağı”na “Ağa” tayin edilir. Yangın tulumbacılığı daha ziyade gençlerin işi olarak düşünüldüğü için ilk yangın tulumbacıları acemi oğlanlar arasından seçilir.

Yüz yirmi akçe yevmiye ile tulumbacıbaşı tayin edilen Davud Ağa’nın maiyetinde 60 akçe ile bir kethüda, yirmi akçe ile bir kâtip, yirmi altı akçe ile bir çavuş yamağı, otuz akçe ile bir odabaşı, on beşer akçe ile elli nefer tulumbacı ve saka vardır. Daha sonra bunlara altmış nefer hortum tamircisi ilave olunur.

Tulumbacı neferlerinin üzerinde numaraları bulunan ve miğfer denilen başlıkları bakırdan, tulumbacıbaşının başlığı ise gümüştendir. Daha sonraları yararları görüldüğü için nefer sayısının 531’e kadar çıktığı bilinmektedir.

Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasına kadar faaliyetini sürdüren Tulumbacı Ocağı’nın başında tulumbacıbaşı bulunmaktadır. Onun denetimi altında çeşitli devlet dairelerinde tulumbalar ve tulumbacılar bulunmaktadır. Bu tulumbacıların, görev yaptıkları devlet dairelerine mahsus alamet ve nişanları vardır.

Ayaklarında kırmızı yemeni, başlarında geniş bir sarık, omuzlarında kartal kanat denilen kırmızı renkte kaputları bulunan ve baldırları çıplak olan bu kişiler, yangına müdahale ettikleri sırada miğferlerini takarlar.

Davud Ağa’nın yaptığı ve “Çardaklı Tulumba” adıyla anılan ilk yangın tulumbası, günümüzde İstanbul Büyükşehir Belediyesi İtfaiye Müzesi’nde teşhir edilmektedir. Suyu, arka sakaları veya atlı sakalar tarafından taşınarak doldurulan bu tulumbanın görevi ateşe su basmaktır. Tulumbanın ağırlığı 130 kilodur.

Osman Nuri Ergin, “Gerçek Davud Ağa’nın ilk imal ettiği ve kullandığı tulumba gayet battal ve şimdiki tulumbalardan farklıdır. Daha sonraları bu keşif geliştirilecek ve daha basit ve hafif tulumbalar kullanılmaya başlanacaktır. Bu nedenle Davud Ağa’nın tulumbasına ‘didon’, onun geliştirilmiş şekli olan yeni tulumbalara ‘didon bozması’ denilmiştir” demektedir.

Vakanüvis Vâsıf Efendi’nin H. 1168 / 1754-1755 yılı vakaları arasında kaydettiği şu sözler dikkat çekicidir: “Evvelce icat olunan tulumbalar yangına yakın çeşmeler bulunursa işe yarardı. Çeşmelere uzak yerlerde yangın çıkarsa, tulumbaya arka sakalarının veya atlı sakaların su taşıması icap ederdi. Su gelinceye kadar birçok yer de yanardı. Bostancılar tulumbacıbaşısı bu zorluğu kaldırmak için yeni icat bir tulumba yaptı ve bir dilekçe vererek tulumbasının uzak çeşmelerden su taşınmasına ihtiyaç göstermeden işleyebileceğini bildirdi. Şöyle ki, İstanbul’un hemen her evinde bir kuyu vardır; bu tulumbanın hortumunu kuyuya, su bitince hortum diğer bir kuyuya sarkıtılıyordu. Dilekçesi kabul edildi. Yeni icat tulumbaların imaline müsaade olundı.”Gerçek Davud Ağa’nın icat ettiği tulumba “Basma tulumba”dır. Yeni icat edilen tulumba ise “Emme basma tulumba”dır. 1721 yılında kullanılmaya başlanan basma tulumba, zaman içinde geliştirilerek 1753 yılından itibaren emme basma tulumba olarak kısa sürede yaygınlaşmaya başlar.

Tulumbacı Ocağı’nın teşkilatlanması

Yeniçeri Ocağı’na bağlı olarak kurulan Tulumbacı Ocağı kısa süre içinde örgütlenir; bütün yeniçeri ve bostancı kolluklarına birer yangın tulumbası konulur ve birer tulumbacı takımı yerleştirilir. Her tulumbacı takımının başına da “Odabaşı” unvanı ile bir subay tayin olunur. Cebeci, Topçu ve Tersane ocaklarının kışlalarına da ihtiyaca göre bir veya birkaç tulumba konur ve bu ocakların mensuplarından bir grup tulumbacı olarak ayrılır. Bütün bu teşkilatın başında “Tulumbacıbaşı Ağa” bulunmaktadır.

Bundan böyle tulumbacıbaşı ağa da yeniçeri ağası, bostancıbaşı ağa, asesbaşı ağa ve subaşı ağa gibi İstanbul’un güvenliği için görev yapan büyük subaylardan biri hâline gelir. Şehir için alınan bu kapsamlı tedbirlerin yanı sıra saray ve saraya ait yapılar için de ayrı bir teşkilat oluşturulur. “Bostancı Tulumbacılar Ocağı” adıyla düzenlenen bu teşkilatın başında “Bostancı Tulumbacıbaşısı” unvanıyla bir ağa görev yapar. Sarayda meydana gelebilecek yangınlara müdahale eden bu ocağın kışlalarının Sirkeci İskelesi civarında olduğu düşünülmektedir. Çünkü Sultan I. Mahmud’un bu bölgede “Tulumbacılar Ocağı Mescidi” adıyla bilinen ve ne yazık ki günümüze erişmeyen bir mescit yaptırdığını bilmekteyiz.

Tulumbacıların değişen imajı

Zaman içinde Yeniçeriler gibi Tulumbacı Ocağı mensupları da külhanilik, kopukluk, baldırı çıplaklık ve bıçkınlık gibi sıfatlarla anılır olurlar. Özellikle Sultan III. Selim ve Sultan II. Mahmud’un ilk dönemlerinde tulumbacılar, yangın söndürmekten çok yangın çıkartmakla suçlanır olurlar. Yangınlarda yağmacılık yaptıkları, hatta yangınlara “Kızıl bayram” dedikleri söylenir.

Vak‘a-i Hayriye’den İtfaiye Teşkilatı’na

15 Haziran 1826 tarihinde gerçekleşen ve tarihimizde “Vak‘a-i Hayriye” olarak isimlendirilen Yeniçeriliğin kaldırılmasını müteakip “Dergâh-ı Âli Tulumbacı Ocağı” da tarihin sayfalarına gömülür. Vak‘a-i Hayriye’den kırk sekiz gün sonra, 2 Ağustos 1826 tarihinde, büyük Hocapaşa Yangını meydana gelir. Yangına müdahale edecek bir teşkilat olmadığı için yangın bir afet hâlini alır ve otuz altı saat sürer. Bunun üzerine tulumbacılar teşkilatının süratle yeniden kurulması için harekete geçilir.

Ancak “Tulumbacı” isminin yeniçerilik hatıralarını çağrıştırmasından çekinildiği için bu kez yeni teşkilata “Yangıncı” denmesine karar verilir. Bu yeni teşkilat kısa süre içinde mahallelerde kuruluşunu tamamlar. Bundan böyle “İtfaiye” ismi ile anılacak olan bu kurum, yeni bir askerî teşkilat olarak kurulan “Asâkir-i Mansûre-i Muhammediye” kadrosu içinde yer alacaktır.

Bu kadro içinde yer alan İtfaiye Taburu, 25 Eylül 1923 tarihinde yangın söndürme hizmetlerinin belediyelere devriyle günümüzdeki İstanbul Büyükşehir Belediyesi İtfaiye Teşkilatının temelini oluşturmuştur.

Tulumbacıların İstanbul folklorundaki yeri

Tulumbacı teşkilatı ve tulumbacılık 15 Haziran 1826 günü son bulur. Bundan böyle kısa bir dönem “Yangıncı”, daha sonra ise “İtfaiyeci” denilen kişiler yangınlarda görev yapmaya başlarlar. Ancak ömrü yüz altı yıl sürse de “Tulumbacı” denilen bir grup insan İstanbul folkloru içinde yaşamaya devam eder.

Zaman zaman dinlediğim Uşşak makamındaki bir şarkı beni her daim hem mesut eder hem de hüzünlendirir. Meraklısı için bir önerim var. Bu konuda en detaylı açıklamaları rahmetli Reşad Ekrem Koçu’nun “İstanbul Tulumbacıları” isimli kitabında bulacaklardır.

“Yangın olur biz yangına gideriz

Düz ovada keklik gibi sekeriz

Yokuşlarda şahin gibi uçarız

Sandık sandıklar içinde çok şanımız var

Hazreti Mevla’ya yalvarmamız var.

Beyoğlu’ndan kalktık sandık selâmet

Galata’ya vardık koptu kıyamet

Hurşit Reis sandık sana emanet

Sandık sandıklar içinde çok şanımız var

Hazreti Mevla’ya yalvarmamız var.”

Reşad Ekrem Koçu, İstanbul Tulumbacıları, İstanbul, 2016.

Categories: Tulumbacılar üzerine

Haber Yorumları

Henüz Yorum Yapılmamış.

Sende Yorum yap

Son dakika haberler

En güncel ve en doğru, tarafsız haberin merkezi.