Tarihin, çinilerin ve zeytinin şehri: İznik

Bugün Bursa’nın sakin bir ilçesi olarak görünen İznik’in geçmişi, bulunduğu coğrafyanın çok ötesinde bir önem taşıyor. Bir elinizin tarihin dokusunda, diğer elinizin ise zeytin ağaçlarında olacağı keyifli bir İznik gezisi için şu sıralar en doğru zaman

Bir yanında neredeyse 5 kilometrelik Roma surları, diğer yanında sular altında kalmış bir erken Hristiyanlık bazilikası. Hristiyanlık tarihini değiştiren konsillerden Anadolu Selçuklularının ilk başkentine, Osmanlı’nın erken dönem mimarisinden dünyaya adını veren çinilere uzanan olağanüstü bir geçmişin toprakları. Kuşkusuz İznik’i yalnızca tarihiyle anlatmak eksik kalıyor. Gölün çevresindeki bereketli topraklarda yetişen zeytin, üzüm ve meyveler, sonbaharla birlikte başlayan hasat ve erken sıkım zeytinyağının kokusu, İznik’i aynı zamanda güçlü bir gastronomi destinasyonuna dönüştürüyor.
Anadolu’nun ilk Türk başkentlerinden
İznik’i anlamak için kısa gezi rehberleri ve öneri listeleri ile yetinmek, şehrin görkemli geçmişi düşünüldüğünce haksızlık olur. İyi bir tarih okuması yaparak gitmek en doğrusu. Antik Nikaia, Helenistik dönemden Roma’ya, Bizans’tan Selçuklu ve Osmanlı’ya uzanan tarihinin hemen her aşamasında Anadolu’nun önemli merkezlerinden biri oldu. Kültür ve Turizm Bakanlığı da İznik’i, “Dört imparatorluğa başkentlik yapmış nadir yerleşimlerden biri” olarak tanımlıyor. Kent yakınlarındaki höyüklerde MÖ 2500’lere kadar inen yerleşim izleri bulunurken, Nikaia bir dönem Bithynia Krallığı’nın da başkentiydi. İznik’i dünya tarihi açısından sıra dışı yapan gelişmelerden biri ise MS 325 yılında yaşandı. Roma İmparatoru I. Constantinus döneminde toplanan Birinci İznik Konsili, Hristiyanlık tarihinin temel dönüm noktalarından biri oldu. Yüzyıllar sonra, 787 yılında VII. Ekümenik Konsil, bu kez İznik Ayasofya’sında toplandı ve ikonoklazm tartışmalarının ardından dinsel tasvirlere ilişkin yasakların kaldırılması yönündeki karar burada alındı. Bugün İznik, Hristiyan dünyasında mezhepler üstü bir yere sahip. İznik tarihinin üzerinde özellikle durulması gereken bir başka dönemi ise Selçuklu yılları oluşturuyor. Malazgirt Zaferi’nin ardından Anadolu’nun içlerine ilerleyen Kutalmışoğlu Süleyman Şah’ın hâkimiyetine giren Nikaia, 1080 yılında Anadolu Selçuklu Devleti’nin başkenti oldu. Bu yaklaşık 17 yıllık dönem kısa görünse de Anadolu tarihindeki anlamı büyük. Çünkü İznik Anadolu’nun Türkleşme sürecinin ve Selçuklu siyasi tarihinin de başlangıç noktalarından biridir. 1331 yılında Orhan Gazi’nin şehri almasıyla İznik’in tarihinde yeni bir dönem başladı. Osmanlı idaresinde şehir kısa sürede bir eğitim, kültür, sanat ve ticaret merkezine dönüştü. İlk Osmanlı medreselerinden imaretlere, erken dönem camilerinden tasavvuf çevrelerine kadar Osmanlı’nın henüz kuruluş dönemindeki kültürel dünyasının önemli yapı taşlarından birçoğu burada şekillendi.

İznik’in diğer hazinesi: Zeytin
Surların dışına çıktığınızda İznik’in başka bir yüzü başlar. Gölün oluşturduğu mikroklima ve verimli ova, bölgeyi Marmara’nın önemli tarım havzalarından birine dönüştürüyor. Bölgeye özgü Müşküle üzümü ise İznik’in gastronomik kimliğinin yeniden öne çıkarılması gereken değerlerinden biri.
İznik’e sonbaharda gelirseniz şehrin tarih kadar güçlü başka bir ritmine tanıklık edersiniz: Zeytin hasadı. İlçe ekonomisinin temel ürünlerinden olan zeytin, binlerce dönümlük bahçede yetişiyor ve çok sayıda çiftçi ailesinin temel gelir kaynakların-dan birini oluşturuyor. İznik ve çevresinde yaygın olan Gemlik ya da diğer adıyla Tirilye tipi zeytin, özellikle sofralık kullanımdaki niteliğiyle öne çıkıyor. Sofralık zeytinde meyvenin dokusu, iriliği ve aroması önemli. İznik Gölü çevresindeki mikroklima ise zeytinin kendine özgü karakterinin oluşmasına katkıda bulunuyor. Eylül sonu ve ekim ayları, aynı zamanda yeşil sofralık zeytinin hasat dönemine denk geliyor. Yağlık üretimde erken hasat dönemi ise ekim ayında belirginleşiyor. Henüz tamamen olgunlaşmadan toplanan zeytinlerin hızla yağhaneye ulaştırılması ve düşük sıcaklıklarda sıkılmasıyla yoğun aromalı erken hasat yağları elde ediliyor. Bir zeytin bahçesinde hasada tanıklık etmek, ardından yağhanede yeni sıkılmış zeytinyağını tatmak, İznik’in kültür ile gastronomiyi aynı seyahat deneyimi içinde nasıl birleştirebileceğinin de güzel bir örneği.
Neden bir dünya markası olmasın?
Antik Nikaia, Roma ve Bizans mirası, Hristiyanlık tarihinin en önemli konsillerinden ikisi, Selçuklu başkentliği, Erken Osmanlı mimarisi, İstanbul ve Lefke kapıları ve kilometrelerce uzanan surlar, sualtındaki Aziz Neophytos Bazilikası, İznik çinisi, İznik Gölü ve zeytinlikler ile bağlar, bu şehrin zenginliklerinden bir kısmı. Bunların her biri tek başına güçlü bir turizm destinasyonunun temelini oluşturabilecek değerler. Üstelik İznik’in çok önemli bir başka avantajı da konumu. İstanbul gibi milyonlarca insanın yaşadığı ve her yıl milyonlarca yabancı ziyaretçinin geldiği bir metropole kara yoluyla birkaç saatlik mesafede. Ankara’dan da hızlı ulaşım bağlantıları sayesinde hafta sonu rotasına dönüştürülebilecek bir coğrafyada. Bursa, Yalova, Kocaeli ve İstanbul’la birlikte düşünüldüğünde ise çok büyük bir ziyaretçi havzasının merkezinde bulunuyor. Bu nedenle İznik’in geleceğini yalnızca “günübirlik gezi” üzerinden düşünmek yerine kültür, inanç, gastronomi, doğa, tarım ve zanaatı bir araya getiren güçlü bir destinasyon markası üzerinden tasarlamak gerekiyor. Bir elinizin tarihin dokusunda, diğer elinizin ise zeytin ağaçlarında olacağı keyifli bir İznik gezisi için şu sıralar en doğru zaman.

Yeşil Cami’den dünyaya yayılan renk
İznik’in silüetindeki en zarif yapılardan biri kuşkusuz Yeşil Cami. Çandarlı Halil Hayreddin Paşa tarafından XIV. yüzyılın sonlarında yaptırılan caminin özellikle firuze, yeşil ve mor tonlarındaki çinilerle kaplı minaresi erken Osmanlı mimarisinin başyapıtlarından biri. Orta Asya çini geleneğinin izlerini yaşatan bu minare, aynı zamanda İznik’in birkaç yüzyıl sonra ulaşacağı büyük seramik geleneğinin de habercisi gibidir. İznik çinisi dediğimizde aslında bir şehrin adının bir sanat dalının adı hâline gelmesinden söz ediyoruz. XVI. yüzyılda zirveye ulaşan İznik atölyelerinde üretilen çiniler, Osmanlı mimarisinin en görkemli yapılarını süsledi. Lale, karanfil, sümbül ve narların yanında kuşlardan balıklara, gemilerden farklı hayvan figürlerine kadar geniş bir desen dünyası gelişti. Mavi ve firuzenin yanına yeşil ve meşhur mercan kırmızısının eklenmesiyle ortaya çıkan İznik paleti, bugün dünyanın büyük müzelerinde Osmanlı sanatının en tanınan görsel kimliklerinden biri. XVII. yüzyılda şehri ziyaret eden Evliya Çelebi’nin 300’den fazla çini fırınından söz etmesi, üretimin ulaştığı boyutu göstermesi bakımından da çarpıcı.

Ayasofya: İki dünyanın hafızası
Şehrin tam merkezindeki Ayasofya, İznik’in çok katmanlı kimliğinin en güçlü simgelerinden biri. Bizans döneminin önemli kiliselerinden olan yapı, 787’de VII. Ekümenik Konsil’e ev sahipliği yaptı. Orhan Gazi’nin 1331’de İznik’i almasından sonra camiye çevrildi. Kanuni Sultan Süleyman döneminde Mimar Sinan’ın yapı üzerinde düzenlemeler yaptığı biliniyor.

Gölün altındaki bazilika
İznik’in en etkileyici hikâyelerinden biri ise gözünüzün önünde değil, gölün sularının altında. 2014 yılında hava fotoğrafları sırasında İznik Gölü kıyısından yaklaşık 20 metre açıkta fark edilen bazilika, yaklaşık 30×19 metre boyutlarında ve 600 metrekarelik bir alana yayılıyor. Mimari özellikleri yapının Erken Hristiyanlık dönemine ait olduğunu gösteriyor. Araştırmalar yapının Aziz Neophytos adına inşa edilmiş olabileceğini ve MS 740 yılındaki büyük deprem sonucunda göl sularına gömüldüğünü düşündürüyor. Sualtı kazıları, İznik’in zaten olağanüstü olan tarihine yepyeni bir katman ekliyor.
Sende Yorum yap