s

Keskin diliyle düşmanlarını ezen kadim prenses: Enheduanna

Tarihte 'yazar' dediğimizde aklımıza gelen ilk isim genellikle bir erkek, genellikle Yunan ya da Roma kökenli olur. Oysa elimizdeki en eski kanıtlar başka bir yöne işaret ediyor. Bugün adını bildiğimiz ilk yazar, dört bin yıldan fazla önce yaşamış bir Sümer rahibesi olan Enheduanna'ydı. Ay tanrısının rahibesi ve Büyük Sargon'un kızı Enheduanna, tatlı sözleriyle siyasi güç biriktirdi ve savaşlar yürüttü.

MÖ 2300 civarında, Akkad İmparatorluğu'nun kurucusu Sargon'un kızı olarak dünyaya geldi. Babası onu Ur kentinin ay tanrısı Nanna'nın baş rahibeliğine atadığında bu, sıradan bir dini görev değildi, tapınağın toprakları, sürüleri, atölyeleri ve yüzlerce çalışanıyla birlikte muazzam bir ekonomik ve teolojik güç anlamına geliyordu. Enheduanna bu makamı en az otuz, belki elli yılı aşkın bir süre elinde tuttu; babasından sonra iki kardeşi ve bir yeğeninin saltanatına tanıklık etti.

Ancak onu bugün hatırlanır kılan asıl şey unvanı değil, kil tabletlere kazıdığı sözler oldu. Kendi adını eserlerinin altına yazan ve bu şekilde günümüze ulaşan ilk kişi olarak bilinen Enheduanna'nın Tanrıça İnanna'ya yazdığı ilahiler, sadece dini metinler değil; aynı zamanda otobiyografi, siyasi propaganda ve kişisel itiraf karışımı edebi eserlerdi.

'Işık beni yakıyor'

Hikâyenin en çarpıcı bölümü, bir isyancının onu makamından kovduğu dönem oldu. Enheduanna kendini sürgünde, korumasız ve tanrısının bile sessiz kaldığı bir anda bulduğunda, çaresizliğini samimiyetle tablete döktü. Işığa gittiğini ama ışığın onu yaktığını, gölgeye sığındığında ise oranın fırtınalarla kaplı olduğunu anlattı. Ancak pes etmedi, İnanna'ya seslenerek düşmanının yenilgisini talep etti ve anlatıya göre bu çağrı işe yaradı: İktidarına geri döndü.

Bunun tam olarak nasıl bir 'gerçek' olduğu ise tartışmalı. Bazı araştırmacılar, elimizdeki metinlerin Enheduanna'nın ölümünden yüzyıllar sonra kâtip okullarında kopyalanmış nüshalar olduğuna, dolayısıyla onun sesini mi yoksa sonraki nesillerin ona atfettiği bir efsaneyi mi yansıttığına dair kesin bir şey söylenemeyeceğine dikkat çekiyor. Ancak bu şüphe, varlığını sorgulamaya yetmiyor. Ur'daki tapınak kalıntılarında, mezar eşyalarında ve kendi imzasını taşıyan tek portresinde onu somut olarak buluyoruz.

Yaratıcı olarak konumlandırmadı

Belki de en ilginç ayrıntı, Enheduanna'nın kendini her zaman bir 'yaratıcı' olarak konumlandırmayışı oldu. Tapınaklara adanmış ilahilerden oluşan derlemesinin sonunda kendini eserin yazarı değil, dokuyucusu olarak tanımladı. (Var olan gelenekleri toplayıp yeni bir bütün haline getiren biri olarak.) Yine de bunu yaparken bir ilk olduğunun da farkındaydı, daha önce hiç doğmamış bir şeyin kendi elinden doğduğunu yazmıştı.

Ondan sonra gelen baş rahibeler de bu geleneği sürdürdü. Dendi adlarını tuğlalara, yazıtlara kazıdılar, seleflerinin mezarlarına özen gösterdiler, kendi tarihlerini kaydettiler. Bu, dönemin kadınları için alışılmadık bir hareketti ve belki de Enheduanna'nın en kalıcı mirası tam olarak buydu: Bir işi yapmakla yetinmeyip, o işin altına adını yazma cesareti.

Dört bin yıl sonra bugün, "Ben Enheduanna'yım" cümlesini okuduğumuzda karşımızda soyut bir tarihi figür değil, kendi sesini bilerek ve isteyerek kayıt altına almış gerçek bir insan duruyor. Tarihin bu kadar erken bir noktasında bir kadının bunu yapabilmiş olması, kadınların antik dünyadaki rolüne dair pek çok varsayımı da beraberinde sorguya açıyor.

Haber Yorumları

Henüz Yorum Yapılmamış.

Sende Yorum yap

Son dakika haberler

En güncel ve en doğru, tarafsız haberin merkezi.