Utanç İmparatorluğu
“Âli, kudretli, yüce asilerin en asilleri, şanlı savaşçıların önderi, sadık hizmetkârlarımız, her daim iyiliğimizi isteyen ve sarayımızın lütfuna mazhar olan İngiliz Şirketi” ifadeleri yer alıyor olsa da hiçbir kraliyet lütfuna lüzum yoktu; zira imparatorun tek yapması gereken belgedeki ilgili kısma imza atmasıydı..
Hintli yazar, diplomat ve devlet adamı Shashi Tharoor, 9 Mart 1956 tarihinde Londra’da dünyaya gelir. İki yaşında Hindistan’a döner. Mumbai ve Kalküta gibi şehirlerde öğrenim görür. Delhi’deki St. Stephen’s College’dan mezun olur. Daha sonra Tufts Üniversitesi bünyesindeki Fletcher School of Law and Diplomacy’de eğitimine devam eder ve 22 yaşında doktorasını tamamlar. 1978-2007 yılları arasında Birleşmiş Milletler’de çalışır. Bir dönem Birleşmiş Milletler Genel Sekreter Yardımcılığı görevinde bulunur. Birleşmiş Milletler’den ayrıldıktan sonra Hindistan’a döner. 2009 yılında milletvekili seçilir; daha sonraki seçimleri de kazanarak dört dönemdir bu görevini sürdürmektedir.

İngiliz sömürgeciliğinin Hindistan’daki mirası
Shashi Tharoor, 2017 yılında “Inglorious Empire: What the British Did to India” adıyla yayımladığı kitabında, önce Doğu Hindistan Şirketi’nin, 1858 sonrasında ise İngiliz devletinin Hindistan’da yaptığı yağmaları dile getirmektedir. Yusuf Selman İnanç tarafından dilimize çevrilen ve 2023 yılında “Utanç İmparatorluğu: İngilizler Hindistan’da Ne Yaptı?” adıyla yayımlanan bu kitap, hepimizin öğrenmesi gereken gerçekleri dile getiriyor. Batı toplumlarının zorbalıkla ele geçirdiği ve “Bir dönem Medeniyet, şimdilerde ise Demokrasi getiriyoruz!” söylemiyle hâkimiyet kurduğu topraklarda yarattığı kaosu bilmenin, geçmişi anlamamızda faydalı olacağını ümit etmekteyim.
Doğu Hindistan Şirketi’nden İngiliz hâkimiyetine
Yaygın olarak “British East India Company / İngiliz Doğu Hindistan Şirketi” adıyla anılan şirket, 31 Aralık 1600 tarihinde, Portekiz ve İspanya’nın tekelinde bulunan Uzak Doğu ve Hindistan ticaretinden pay almak üzere İngiliz tüccarları tarafından kraliyet beratıyla kurulan ve zamanla dünyanın en büyük ticaret organizasyonlarından biri hâline gelen bir kuruluştur.
XVII. yüzyılın başlarından itibaren Doğu Hindistan Şirketi, William Hawkins yönetiminde Hindistan’ın doğu kıyısındaki Masulipatnam’da ve batı kıyısındaki Surat’ta bir ticaret ofisi kurma hakkı elde eder. Bu yıllarda Hindistan’da Babür İmparatorluğu hüküm sürmektedir. 1700’lü yılların başında Hindistan, dünya ekonomisinin yaklaşık dörtte birini oluşturmaktadır.

1765 yılında Babür İmparatoru II. Şah Âlem, Bengal, Bihar ve Orissa’nın vergi gelirlerini toplama hakkını Doğu Hindistan Şirketi’ne bıraktığına dair bir ferman yayımlar. 1773 yılında Doğu Hindistan Şirketi, Bengal afyonunun üretim ve satışını tekeline alır. Aynı yıl Warren Hastings, ilk Bengal Genel Valisi olarak atanır. Her ne kadar Babür İmparatorluğu devam etmekteyse de artık Hindistan’da İngiliz hâkimiyeti oluşmuştur.
1803 yılına gelindiğinde Doğu Hindistan Şirketi, Hindistan’ın önemli bir bölümü üzerinde doğrudan veya dolaylı hâkimiyet kurmuştur. 1835 yılında İngilizcenin yönetim ve eğitim alanındaki ağırlığı artırılır. Bu arada pek çok Hintli, İngiliz denetimindeki Mauritius ve Réunion adaları ile Güney Afrika başta olmak üzere çeşitli sömürgelere sözleşmeli işçi olarak gönderilir.
1857 yılında Büyük Hint Ayaklanması başlar. Şirket kuvvetlerinin yanı sıra İngiliz Ordusu’nun da katıldığı savaş sonrasında Babür İmparatoru II. Bahadır Şah tahttan indirilir ve sürgüne gönderilir. 1858 yılında Hindistan’ın yönetimi Doğu Hindistan Şirketi’nden alınarak doğrudan Britanya Kraliyeti’ne devredilir. 1876 yılında Kraliçe Victoria, Hindistan İmparatoriçesi ilan edilir. Bu arada İngiliz sömürgelerinde çalıştırılan Hindistanlı işçilerin sayısı 340.000’i geçmektedir.
Bütün bu gelişmeler içinde en önemlilerinden biri, İngiliz yönetiminin Hindistan’daki dinî gruplar arasındaki ayrışmayı derinleştiren politikalarıdır. Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte bu kez Hintlilerden oluşan askerî birlikler savaşmak üzere Fransa ve Mezopotamya’ya gönderilir.
1920 yılında Mahatma Gandi’nin öncülüğünde şiddet içermeyen direniş ve iş birliği yapmama hareketi geniş kitlelere yayılır. 1930 yılında Gandi, Hindistan’ın bağımsızlık mücadelesinin simgelerinden biri hâline gelecek olan meşhur “Tuz Yürüyüşü”ne başlar. Hindistan’daki Müslüman-Hindu ayrışması ise bütün şiddetiyle devam etmektedir.
1940 yılında Lahor’da toplanan Müslüman Birliği, Müslümanların çoğunlukta bulunduğu bölgelerde bağımsız devletler kurulmasını öngören Lahor Kararı’nı kabul eder. Ülkede büyüyen toplumsal ve siyasal gerilim, Müslümanlar ile Hindular arasında büyük çatışmalara ve katliamlara yol açar. 1946 yılında Kraliyet Hint Donanması’nda isyan çıkar ve Cevahirlal Nehru’nun başkan yardımcılığını üstlendiği geçiş hükümeti kurulur.
1947 Ağustos’unda Hindistan ve Pakistan bağımsızlıklarına kavuşurlar. Ne yazık ki bu sırada büyük kıyımlar ve zorunlu göçler yaşanır. Arkalarında ikiye bölünmüş bir ülke bırakan İngilizler ülkeyi terk ederler. XVII. yüzyılın başlarında ticari ilişkileri geliştirme amacıyla başlayan ve giderek Hindistan üzerinde siyasi hâkimiyete dönüşen İngiliz varlığı, yaklaşık üç buçuk yüzyıl sonra son bulur.

Oxford Birliği’nde bir konuşma
2015 yılı Mayıs ayının sonuna doğru Shashi Tharoor, Oxford Birliği tarafından “İngiltere Eski Sömürgelerine Tazminat Borçlu” başlıklı bir tartışmaya davet edilir. Bu toplantıda bir konuşma yapar. Birlik bu konuşmayı ve sonrasındaki tartışmayı Temmuz ayının başında internet sitesinde yayımlar. Konuşma kısa süre içinde büyük ilgi görür.
“Konuşmamdan çok geniş kitleler haberdar olunca bana temel bilgiler gibi gelen birçok şeyin aslında başkaları tarafından bilinmediğini fark ettim. Muhtemelen konuya en az aşina olanlar da eğitimli Hindistanlılardı. Bildikleri şeyleri tekrarlıyormuşum gibi değil de sanki gözlerinin açılmasına vesile olmuşum gibi davranıyorlardı.”
İngilizlerin karşılaştığı Hindistan
İngiliz Doğu Hindistan Şirketi’nin ele geçirdiği Hindistan, ilkel ya da kıraç bir ülke olmayıp Orta Çağ dünyasının parıldayan yıldızlarından biridir. İngiltere’de doğan ve iki yaşında ailesiyle Amerika’ya göç eden Üniteryen din adamı, insan hakları savunucusu ve anti-emperyalist aktivist olan Jabez Thomas Sunderland (1842-1936), Hindistan’ı şöyle anlatır:

“Medeni dünyanın bildiği neredeyse her tür imalat ve mamul, insan beynini ya da elini kullanarak ürettiği ve hemen her yerde olup ya kullanışlılığı ya da güzelliği ile öne çıkan neredeyse her şey Hindistan’da uzun süredir üretilmekteydi. Hindistan, Avrupa ya da Asya’daki diğer ülkelere kıyasla çok daha sanayileşmiş ve üretim yapan bir ülkeydi. Pamuk, yün, keten ve ipekten yapılan kaliteli dokuma ürünleri; nazik mücevherleri ve farklı kesimlere sahip kıymetli taşları; her çeşitteki, kaliteli, renkteki ve şekildeki çömlekleri, porselenleri, seramikleri ve ince işçiliğe sahip demir, çelik, gümüş ve altınları medeni dünyada meşhurdu.
Dünyadaki diğer güzel eserlerden hiç de eksik kalır yanı olmayan mimarisi muhteşemdi. Harika mühendislik işleri vardı. Mükemmel tüccarları, iş adamları, bankacıları ve maliyecileri mevcuttu. En muhteşem gemiler Hindistan’da inşa edilirdi. Ayrıca bilinen tüm medeni ülkelerle kara ve deniz ticareti yapılırdı. İşte geldiklerinde İngilizlerin karşısında böyle bir İngiliz Hindistan vardı.” (s. 28-29)
Frederick John Shore’un İngiliz yönetimine eleştirisi
Bengal’de görev yapan İngiliz idarecilerinden Frederick John Shore (1799-1837), Avam Kamarası’ndaki bir konuşmasında İngilizlerin Hindistan’daki yönetimine ilişkin beklenmedik bir itirafta bulunur. “İngilizlerin asıl düşüncesi Hindistan’daki herkesi hizmetçi yapmaktır. Bunun için, kendi çıkarlarımıza ve faydamıza olacak her yolu mubah gördük. En yüksek vergileri getirdik, ele geçirdiğimiz bölgeleri derhal haraca bağladık. Sonra da yerli yöneticilerin elde ettikleri hasılattan kat be kat fazlasını topladığımız için gururlandık.” (s. 46)
Ayrışma, bağımsızlık ve pasif direniş
İngilizler, Hindistan’ı sömürmenin yanı sıra afyon üretimi ve ticaretinden de büyük gelir elde etmişlerdir. Ancak sömürge döneminin en önemli sonuçlarından biri, yüzyıllardır bir arada yaşayan Hindu ve Müslüman topluluklar arasındaki ayrışmanın giderek derinleşmesidir.
İngiliz sömürge dönemi öncesinde de Hindu ve Müslüman topluluklar arasında zaman zaman anlaşmazlıklar yaşanmış olmakla birlikte, sömürge yönetimi döneminde uygulanan politikalar ve yapılan propagandalar bu ayrışmanın giderek artmasına yol açar. Bir süre sonra iki topluluk arasında kanlı çatışmalar yaşanır.
Gandi ve onunla birlikte hareket eden insanların şiddet içermeyen pasif direnişi, Hindistan’ın bağımsızlık mücadelesinde önemli bir rol oynar. İki yüz yılı aşkın bir süre Hindistan’da hâkimiyet kuran İngilizler kıtadan çekilir. Ancak artık toplumlar arasındaki ayrışma o kadar büyümüştür ki Hindistan bölünür ve Pakistan adıyla yeni bir devlet ortaya çıkar.Gandi’nin şiddet içermeyen direniş yönteminden etkilenen en önemli isimlerden biri Martin Luther King Jr.’dır. Onun “Gandi’nin pasif direniş yöntemi, hareketimize ışık vermiştir” sözünü unutmamak gerekir.

Gandi ve Nobel Barış Ödülü
Burada dikkatinizi çekmek istediğim en önemli nokta, silahlı çatışma yerine pasif direniş yöntemini benimseyen ve her tür şiddete karşı olan Gandi’nin Nobel Barış Ödülü’ne layık görülmemiş olmasıdır. Pek çok kişiye Nobel Barış Ödülü veren “Norveç Nobel Komitesi”, beş kez aday gösterilmesine rağmen Gandi’yi görmezden gelmeyi tercih etmiştir.
Tarihten ibret almak
Bazı ülkelere kendince demokrasi getirmek, onları uygar yaşama kavuşturmak amacıyla hareket ettiğini söyleyen ve kendilerini uygar olarak niteleyen bazı güçlerin bir dönem uyguladığı sömürge anlayışının farklı biçimlerde günümüzde de devam ettiğini görmekteyiz. Binlerce yıldır bir arada yaşayan ülkemiz insanlarını bir dönem Müslüman-Hristiyan, daha sonraları Türk-Kürt ayrımı üzerinden karşı karşıya getirmeye yönelik girişimlere karşı dikkatli olmak gerekiyor. Hepimizin aklını başına alması gerekir.
Geçmişte yapılan propagandalar ve yaşanan çatışmalar sonucunda farklı kesimler büyük can ve mal kayıplarına uğradı; bir arada yaşama kültürüne sahip insanlar yurtlarından oldular. Bugün de benzer ayrışmaların yeniden ortaya çıkmaması için geçmişten ders çıkarmak gerekiyor.
Mehmet Âkif Ersoy, “Tarih tekerrür eder diyorlar. Hiç ibret alınsaydı, tekerrür eder miydi?” demekte. Anlaşılan o ki bazı kişiler tarihi bilmiyor, okumuyor, okusa da anlamıyor. Yahut birilerinin elinde öylesine oyuncak olmuşlar ki kendilerini vazgeçilmez aktörler olarak görüyorlar. Böylesi oyunların oyuncağı olmamak ve geçmişte yaşananlardan ders çıkarmak için “Utanç İmparatorluğu”nu okumak gerekiyor.
Shashi Tharoor (Çev. Yusuf Selman İnanç), Utanç İmparatorluğu, İstanbul, 2023.
Categories: Utanç İmparatorluğu
Sende Yorum yap