Çocuklarımıza ne öğreteceğiz?
Benim kuşağım çocukken geleceğe hazırlanmanın reçetesi oldukça basitti.
“İyi oku, bir meslek sahibi ol.”
Bir de yabancı dil öğrenirseniz önünüzün iyice açılacağı söylenirdi.
Yıllar geçti. Reçete değişti.
Bu kez kendi çocuklarımıza, öğrencilerimize “Yabancı dil yetmez, bilgisayar da bileceksin” demeye başladık. Sonra bilgisayar da yetmedi. Kodlama öğrenmek geleceğin anahtarı oldu.
Daha birkaç yıl öncesine kadar “Her çocuk kodlama öğrenmeli” sözü neredeyse eğitim dünyasının yeni atasözüydü.
Şimdi dönüp bakıyorum da bizim kuşağa verilen öğütlerle, bugünün çocuklarına verilenler arasında değişmeyen bir şey var: Hep gelecekte hangi becerinin işe yarayacağını tahmin etmeye çalışıyoruz.
Ama bu kez işimiz zor.
Çünkü çocuk daha kodlama öğrenirken, yapay zekâ saniyeler içinde kod yazmaya başladı. Üstelik sadece kod da değil. Kompozisyon yazıyor, özet çıkarıyor, sunum hazırlıyor, yabancı dilde konuşuyor, soru çözüyor.
Dün “geleceğin becerisi” dediğimiz şeylerin bir kısmını bugün makineler yapıyor.
Peki çocuklarımıza ne öğreteceğiz?
Geçen gün Reuters’ta ekonomist Daniel Susskind’in bu konuda söylediklerini okudum. Susskind kabaca şunu söylüyor: Gelecekte hangi mesleklerin ayakta kalacağını ya da hangi becerilerin değer kazanacağını tahmin etmek yerine çocukların temel becerilerini, özellikle de eleştirel düşünme yeteneğini güçlendirmek gerekiyor.
Bir yandan da yeni teknolojileri kullanmayı öğrenmeleri şart.
Bence mesele de burada başlıyor.
Bir zamanlar, bir cevaba ulaşmak için aramamız, okumamız, bazen saatlerce uğraşmamız gerekiyordu.
Şimdi pek çok cevabı birkaç saniye içinde önümüzde bulabiliyoruz.
Bu, bilginin önemsizleştiği anlamına gelmiyor. Ama artık yalnızca cevaba ulaşmak yetmiyor.
O cevabın doğru olup olmadığını anlayabilmek, neye dayandığını sorgulamak, gerekirse itiraz edebilmek de gerekiyor.
Bunu kendi derslerimde giderek daha fazla hissediyorum.
Eskiden bir öğrencinin ödevini okurken dili, kurduğu cümleler, yaptığı bağlantılar bana ne düşündüğü hakkında epey fikir verirdi.
Şimdi önümde çok düzgün yazılmış bir metin olduğunda başka bir şeyi merak ediyorum:
“Öğrenci burada gerçekten ne kadar düşündü?”
Çünkü yapay zekâ cümleleri toparlıyor, anlatım bozukluklarını temizliyor, hatta biraz uğraşırsanız ortaya oldukça etkileyici bir ödev çıkarıyor.
Ama güzel bir ödev, iyi bir öğrenme anlamına geliyor mu?
Geçen ay Amerikan Psikoloji Derneği’nin yayımladığı bir rapor da tam bu noktaya dikkat çekiyor. Bir öğrencinin teknoloji sayesinde daha iyi bir iş çıkarması, onun gerçekten daha iyi öğrendiği anlamına illa da gelmiyor.
Bu nedenle ben de artık yalnızca metne değil, metnin arkasındaki düşünceye bakmaya çalışıyorum.
“Burada neden böyle düşündün?”
“Bu sonuca nasıl vardın?”
Hatta bazen: “Peki bunun tam tersini savunabilir misin?” diye soruyorum.
Bence yapay zekâ çağının gerçek sınavı biraz burada başlayacak.
Aynı raporda öğrencilerin yapay zekânın verdiği cevapları başka kaynaklarla karşılaştırması, eksiklerini bulması ve hangi varsayımlara dayandığını sorgulaması öneriliyor.
Yani mesele yapay zekâyı yasaklamak değil. Tam tersine, kullanmayı öğrensinler. Çağı yakalasınlar.
Ama karşılarına çıkan ilk cevabı hemen doğru kabul etmesinler. “Bunu nereden biliyorsun?”, “Başka türlü açıklanabilir mi?”, “Bunun tersini söyleyen biri ne derdi?” diye sorsunlar.
Aslında yapay zekâ çağında ihtiyaç duyduğumuz bu sorgulama alışkanlığı hiç de yeni değil.
Antik Yunan’da Sokrates de karşısındakinin çok emin olduğu cevapları sorularla sınardı. Hazır cevap vermek yerine, bir sorunun arkasından başka bir soru sorar, bildiğimizi sandığımız şeyleri yeniden düşündürürdü.
Bugün çocuklarımıza öğretmemiz gereken en önemli şeylerden biri de bu: Şüphe etmek.
Categories: Çocuklarımıza ne öğreteceğiz?
Sende Yorum yap