s

Deprem korkusuyla köye taşınıp marka kurdu! ‘Burada panik ataktan eser kalmadı’

Gonca Kocabaş / Milliyet.com.tr - İstanbul’un yoğun temposu, kalabalığı ve deprem korkusu, Başak’ın hayatında köklü bir değişimin başlangıcı oldu. 6 Şubat depremlerinin ardından büyük şehirde yaşamaya devam etmek istemediğini fark eden Başak, annesinin memleketi Eskişehir’de bir köye yerleşmeye karar verdi. Çocukluğunda yaz tatillerinde gördüğü köy hayatı ile karşılaştığı gerçek köy yaşamının birbirinden çok farklı olduğunu kısa sürede anlayan Başak, ailesiyle birlikte hem yeni bir hayat kurdu hem de üretim yolculuğuna çıktı.

İşin üretim tarafında tamamen bir anne-kız ortaklığı olduğuna dikkat çeken Başak, “Ela bana harika fikirler veriyor, ben de o fikirleri alıp üretime döküyorum. Ürettiğimiz şeylerin rastgele olmasını istemiyoruz; her birinin bir hikayesi olsun istiyoruz. Anadolu motiflerini, kına gecelerindeki mumun anlamını, Advent dönemindeki ritüelleri ya da Van Gogh’un hayatından kesitleri tasarımlarımıza yansıtıyoruz. Yani bir yandan köyde ayakları yere basan gerçek bir yaşam sürerken, diğer yandan bu hikayeli tasarımları ciddiyetle büyüten bir girişimcilik yürütüyoruz” şeklinde konuştu.

‘DEPREM KORKUSUYLA İSTANBUL’DA KALAMAYACAĞIMIZI ANLADIK’

Yıkık, kerpiç bir ev ve boyunu aşan otlarla çevrili bir bahçeyle başlayan hikâye, bugün tavukların, sebze bahçelerinin, el emeği ürünlerin ve markasının bulunduğu bambaşka bir yaşam alanına dönüştü. İstanbul’da yaşamanın kendisi için giderek daha büyük bir stres kaynağı haline geldiğini anlatan Başak, 6 Şubat depremlerinin kendisi için dönüm noktası olduğunu söyledi.

“Her şey sürekli tetikte beklediğimiz büyük İstanbul depremi korkusundan bıkmamızla başladı. 6 Şubat depremi de bardağı taşıran son damla oldu. O korkuyla İstanbul’da kalamayacağımızı anladık” diyen Başak, annesini ziyaret etmek için gittikleri Eskişehir’de hayallerindeki köy evini bulduklarını anlattı.

Ukrayna'nın yeni taktiği ortaya çıktı! 'Zombi araçlar' cepheye indi: 250 asker esir

Evi baştan aşağı restore ettirip bahçeyi de kendi istedikleri şekilde düzenlediklerini belirten Başak, kararlarının dışarıdan radikal görünebileceğini ancak kendileri açısından bunun zorunlu hale geldiğini ifade etti. “Deprem korkusuyla ve İstanbul’un o çekilmez kaosuyla yaşamaya devam etmeye çalışmak, burada sıfırdan bir hayat kurmaktan çok daha zordu” dedi.

‘BURAYA TAŞINDIKTAN SONRA EN BÜYÜK DEĞİŞİM KENDİ POTANSİYELİMİ GÖRMEM OLDU’

"Aslında buraya gelene kadar kapasitemizi yeteri kadar kullanmadığımızı, İstanbul'un o yoğun kaygısı, üzüntüsü ve stresi yüzünden tam verimli bir hayat yaşayamadığımızı anladım"diyen Başak, “Büyük şehirlerde ne kadar çok çalışırsanız çalışın, günün sonunda o emeğin karşılığını somut olarak göremiyorsunuz. Köye geldikten sonra işler tamamen değişti. Burada bir şeyleri kendi ellerinizle yapabilmek, üretebilmek, akşamları çıt çıkmayan sessiz bir bahçede çayınızı kahvenizi keyifle yudumlamak hayatın gerçek anlamını hatırlattı. Toprağa bir şey ekiyorsunuz ve toprak size meyvesini veriyor; verdiğiniz emeğin karşılığını birebir alıyorsunuz. Kendi evinizde bir şeyleri onarabiliyorsunuz, bir eksikliği kendi başınıza gideriyorsunuz ve günün sonunda ‘Bunu ben yaptım’ diyerek kendinizle gurur duyuyorsunuz” dedi ve ekledi:

Alıntı Metni


‘KIŞIN BURADA PARMAKLARIM UYUŞUP MORARIYOR’

"Çocukluğumda köye yaz tatillerine geldiğim için köy hayatına dair tamamen yabancı değildim, neyle karşılaşabileceğime dair bir fikrim vardı"diyen Başak, "O yüzden bir hayal kırıklığı yaşamadım. Lakin tamir-onarım bilmeniz, hayvan bakımı ve hastalıkları hakkında fikir sahibi olmanız, bahçe bakımı, sebze bahçesinin bakımının bu kadar özen gerektirdiğini bilmiyordum. Beni en çok, hatta neredeyse tek zorlayan şey hava şartları, özellikle de Eskişehir’in o kuru ayazı oldu. Ben normalde sıcağı seven bir insanım. Eskişehir'in ayazı ve kuru soğuğu beni gerçekten çok zorluyor. Kışın parmaklarım uyuşuyor, mosmor oluyor, her yer buz tutuyor. O soğukta dışarıda iş yapmaya, hayvanların bakımını yapmaya çalışmak fiziksel olarak beni en çok yıpratan şey oldu. Soğukla mücadele etmek köydeki en büyük sınavım diyebilirim” ifadelerini kullandı.

Yola çıkarken "Hadi bir marka kuralım"gibi iddialı bir niyetlerinin olmadığına değinen Başak, “Köye yerleşip kızımla birlikte sakin bir rutine oturduğumuz o dönemde, elimizdeki malzemelerle tamamen vakit geçirmek ve kafamızı dağıtmak için bir şeyler denemeye başladık. Punch nakışı, soya wax'tan bitkisel mumlar, polimer kilden takılar tasarlıyorduk. Bir süre sonra evde ürettiğimiz bu şeyler çoğaldı ve elimizde keyifli bir birikim oluştu. Köyde zaten yapacak çok şey var, eliniz sürekli bir şeylerle meşgul oluyor; biz de ürettikçe üretime ısındık ve 'Zaten yapıyoruz, bunu daha sistemli hale getirebiliriz' dedik” bilgisini paylaştı.

‘ŞEHİRDE HER ŞEY ÇOK HIZLI TÜKENİYOR’

"İlk günlerde her şeyi kızımla birlikte evde, kendi imkanlarımızla yapıyorduk"diyen Başak, “Birkaç çeşit mum, punch nakışı denemeleri ve el yapımı takılardan ibaret, oldukça mütevazı adımlarla başlamıştı her şey. Biz denemekten ve yanılmaktan hiç korkmadık; 'Hadi şunu da deneyelim' diyerek yeni şeyler deniyoruz. Bazen denediğimiz bir şey olmuyor, 'Canımız sağ olsun, başka bir şekilde deneriz' deyip geçiyoruz; o esneklik ve deneme cesareti bizi büyüttü. Köy hayatı bana en başta zamanın ve emeğin gerçek değerini öğretti. Şehirdeyken her şey çok hızlı tüketiliyor; hız her şeyin önünde ve ürettiğiniz bir şeyin yaşamdaki karşılığını hemen göremiyorsunuz. Ama burada toprağa ektiğiniz bir tohumun büyümesini, mevsimlerin değişimini bizzat yaşayarak görüyorsunuz. Bu da üretim anlayışımı tamamen dönüştürdü; artık daha yavaş ama çok daha derin, köklü ve anlamlı şeyler üretmek istiyor insan” dedi ve ekledi:

Alıntı Metni
Avrupa çark döndüren yakıt için alarmda


'BENCE TAVUKLAR ÇOK GÜZEL VE ÖZEL HAYVANLAR'

"Açıkçası ben tavukların bu kadar cana yakın olabileceğini başlarda bilmiyordum"diyen Başak, “Hepsine teker teker ilgi göstermek; bakımını yapmak, aşılarıyla uğraşmak, yumurtalarını toplamak, hastalıklarıyla ilgilenmek sürece bambaşka bir boyut kazandırdı. Öyle olunca bir süre sonra onlarla konuşmaya başladım. Aslında içeriği ‘hadi video çekeyim’ diye kurgulamıyorum; bunlar benim her gün yaptığım standart işler. Canım sıkıldığında kümesin içine girip onlarla vakit geçiriyorum, bahçelerinde oturup bir şeyler yapıyorum, hatta onlarla yan yana çekirdek çitliyorum. Tek fark, bu anlarda kameramın açık olması oldu. "Ben zaten bunları yapıyorum, kaydedip paylaşsam ne olur acaba?" dedim ve paylaştım. Bugün horozum Müco'yu, tavuklarım Ayşe'yi, Sultan'ı, Hayriye'yi herkes çok seviyor. Bence tavuklar gerçekten çok özel ve çok güzel hayvanlar; çoğu insan bunu bilmiyor ama müthişler ve bir o kadar da komikler. Kendi aralarındaki iletişimi, o komik hareketlerini fark etmek çok eğlenceli. İki köpeğim, iki kedim de var ama tavukların benimle kurduğu iletişim onlardan çok daha farklı ve kendine has” şeklinde konuştu.

"Onları kucağıma alıp sevdiğimde uyuyakalmaları, ben onlara bir şeyler anlatırken bana gıdaklayarak karşılık vermeleri çok tatlı ve değişik tecrübeler oldu"diyen Başak, "Biz bu doğal hallerimizi insanlara gösterdikçe, onlar da tavuklarımı çok sevdi. Kamera arkasında nasıl yaşarsak videolarda da oyuz, ondan bu kadar samimi ve karşılıklı bir bağ kuruldu diye düşünüyorum. Unutamadığım çok fazla anı var ama Ayşe ayrı bir yerde; kendisi şahsına münhasırdır ve yaptığı hiçbir şeyi galiba unutamayacağım. Mesela bir keresinde ayağında ufak bir yara vardı, ona krem sürüyordum. 'Ayşe, kızım ayağını göster’ dediğimde ayağını direkt kameraya doğru uzatması beni şoke etmişti. Bir de horozumla aramızdaki o kıskançlık bağı var, Müco'yu ne zaman kucağıma alıp sevsem, Ayşe deli gibi gıdaklayıp resmen bana bağırıyor ‘Kocamı bırak!’ der gibi. Ayşe’m ayrı bir yerde benim içim"ifadelerine yer verdi.

‘YAPAMAZSIN BİR SENE SONRA GERİ DÖNERSİN DEDİLER’

Markasını büyütürken karşılaştığı en büyük zorluğu sorduğumuz Başak, “İşin kendisinden ziyade, en yakınlarımın bana inanmamasıydı. Hatta bununla ilgili bir video da çekmiştim. 'Kızım bunları kim alacak? Saçma sapan işlerle uğraşıyorsun, 200 takipçine mi güveniyorsun?' gibi cümlelerle beni aşağıya çekmeye çalışanlar, arkadaşlarım, ailemden birkaç kişi oldu. Ben onların köstek değil destek olmasını isterdim ama baktım ki böyle yaklaşıyorlar, hiçbirisini ciddiye almadım ve bildiğim yolda üretmeye devam ettim. Daha en başında köye taşınacağımı söylediğimde de inanmayanlar çok olmuştu; "Sen yapamazsın, bir sene sonra geri dönersin" demişlerdi. Onları yalancı çıkardığım için bugün kendimle gurur duyuyorum ama en büyük duam hep şuydu: 'Allah'ım, beni kendime mahcup etme, beni yanıltma.'Çok şükür, inandığım hiçbir şeyde yarı yolda kalmadım. Evet, en yakınlarımın bu yaklaşımı karşısında açıkçası biraz kalbim kırıldı ama hepsi geride kaldı; şimdi sadece önümüze ve üretmeye odaklanıyoruz” şeklinde konuştu.

"Bir kadının kendi emeğiyle ayakları üstünde durması, hayatının direksiyonunu eline alması demektir"diyen Başak, “Bunu bütün kalbimle söylüyorum ve her fırsatta da söylemeye devam edeceğim: Bir kadın kendini, geleceğini, umutlarını, hayallerini annesi babası dahi olsa başka birisinin vicdanına bırakmamalı. Hayatın ne getireceği belli olmaz; herkes çalışmalı, üretmeli, kendi parasını kazanmalı ve bu ülkenin kalkınmasına omuz vermelidir. Özellikle her kadının kendi ekonomik özgürlüğünü eline alması, hayata karşı duruşunun ve özgüveninin de temelidir. Markam tam da bu inancın bir yansıması olarak bana kendi potansiyelimi yeniden hatırlattı. Kendi ürettiğim, kendi emeğimi koyduğum bu yolda var olmak, kadınların isteyince neleri başarabileceğini görmek ve başkalarına da bu konuda ilham olabilmek bana paha biçilmez bir güç kattı. Kendi parasıyla nefes alan, geleceğini kendi çizen kadınların sayısı arttıkça Türkiye’nin çok daha güzelleşeceğine inanıyorum” bilgisini paylaştı.

‘BURAYA TAŞINDIĞIMDAN BERİ PANİK ATAKTAN ESER KALMADI’

6 Şubat depremini doğrudan yaşamadığını ama 99 depremini gördüğünü dile getiren Başak, “O yüzden 6 Şubat'taki o büyük acıyla, oradaki insanlarla çok derin ve kolay bir empati kurabildim. 99 depremini yaşadığımda çocuktum ve çok korkmuştum; sağımıza solumuza baktığımda, koca koca insanların bile korkudan ağladığını görmek çok etkilemişti. Seneler sonra o acıyı televizyonlarda, haberlerde yeniden görmek bende şalteri attırdı. ‘Ne duruyorsun? Artık çık git buradan’ dedim. O korkuyla büyük şehirde yaşamaya devam etmektense, "Ya bu depremde enkaz altında kalıp öleceğim ya da sıfırdan başlayıp daha güvenli bir şekilde yaşayacağım" dedim. Belki dışarıdan çok ütopik bir karar gibi göründü ama o an o hissi o kadar net yaşadım ki. Sanki İstanbul'da her an büyük bir deprem olacak ve ben o yüksek katlı binaların arasında sıkışıp kalacakmışım gibi hissettim. 6 Şubat depremi bana hayatın ne kadar kırılgan ve ne kadar değerli olduğunu çok acı ama bir o kadar da net bir şekilde hatırlattı. Hayat bu kadar hızlı yaşanıp tüketilmemeli. Gerektiğinde her şeyi arkada bırakıp sıfırdan başlamaktan korkmamalı insan; çünkü asıl cesaret, o beton yığınlarının arasında tükenmeyi beklemek değil, kendi ellerinle güvenli ve sakin bir hayatı yeniden kurabilmek” dedi ve sözlerini şöyle sonlandırdı:

Alıntı Metni
Nuh’un Gemisi için yeni iddia
Suç duyurusu ve koruma talebi

Haber Yorumları

Henüz Yorum Yapılmamış.

Sende Yorum yap

Son dakika haberler

En güncel ve en doğru, tarafsız haberin merkezi.