John Pawson’ın minimalizmi
Geçen hafta Londra’da, benim için mimarlık ve tasarım dünyasının birbirinden çok farklı ama bir şekilde aynı masada buluşabileceği en ilginç sohbetlerden birini yaptık.
Hakkasan ve Wagamama gibi bugün artık global yeme-içme kültürünün bir parçası haline gelmiş restoranların yaratıcısı Alan Yau, dünyanın önde gelen ışık tasarımcılarından Gerardo Olvera, usta mimar John Pawson ve Londra Design Museum’un önceki direktörü, Pawson’ın yakın dostu Deyan Sudjic ile bir araya geldik. Konumuz, Pawson’ın yeni kitabı ‘The Minimal Home’.
Aslında Alan Yau ile John Pawson’ın hikayesi, bu kitabı konuşmak için güzel bir başlangıç noktası, çünkü Yau’nun ilk Wagamama’sının tasarımında Pawson’ın imzası vardı ve o yıllarda ortaya çıkan o sade, açık, neredeyse hiçbir şeyi gereksiz yere göstermeyen restoran fikri bugün bize çok tanıdık gelse de 1990’ların başında alışılmışın çok dışındaydı.
Yau’nun restoran fikrini Pawson’ın mimari diliyle buluşturması, yemeğin kendisi kadar mekânın da bir deneyim olduğunu gösteren işlerden biriydi.
Peki John Pawson’ın minimalizmi nedir?
Bu sorunun cevabını vermek, ilk bakışta kolay gibi geliyor, çünkü Pawson denince aklımıza hemen beyaz duvarlar, doğal taş, ince ahşap yüzeyler, cam, boşluk ve çok az eşya geliyor, ama Pawson’ın asıl konusu hiçbir zaman sadece az eşya olmadı. Hatta onu birçok minimalizm meraklısından ayıran şey tam da burada başlıyor, çünkü onun için konu bir odayı boşaltmak değil, geriye kalan her şeyin birbirleriyle doğru ilişki kurmasını sağlamak.
Phaidon tarafından yayımlanan 344 sayfalık ‘The Minimal Home’, tam da bu nedenle yalnızca güzel Pawson evlerinden oluşan bir kitap değil, yaşamayı, yemek yapmayı, yemek yemeyi, banyo yapmayı, uyumayı ve çalışmayı altı ayrı bölümde ele alırken, mimarlığın gündelik hayatımızı nasıl biçimlendirdiğine bakıyor. Pawson’ın 1980’lerden bugüne uzanan işlerini Japonya’daki kaplıcalardan Donald Judd’ın Marfa’daki evine, Provence’taki Cistercian Abbey of Le Thoronet’dan Mies van der Rohe’nin Farnsworth House’una kadar uzanan kişisel ve tarihsel referanslarla yan yana getiriyor.
Üstelik kitabın Deyan Sudjic tarafından yazılmış olması da önemli, çünkü Sudjic, Pawson’ın çalışmalarını dışarıdan anlatan bir eleştirmen değil, aksine uzun yıllara yayılan dostlukları, birlikte yaptıkları yolculuklar ve mimar-müşteri ilişkileri üzerinden Pawson’ın dünyasını içeriden bilen biri.
Kitapta Sudjic’in yorumlarının yanında Pawson’ın kendi tasarım yaklaşımını anlattığı altı metin de bulunuyor.
Pawson’ın en ilginç tarafı ise minimalizminin bir tür çelişki taşıması, çünkü ilk bakışta son derece soğuk, hatta neredeyse steril görünen bu mekanların amacı aslında insanı mekândan uzaklaştırmak değil, tam tersine insanın orada daha iyi hissetmesini sağlamak.
Pawson’ın söylediği gibi, ışık, oranlar, yüzeyler ve atmosfer doğruysa başka pek bir şeye ihtiyaç kalmıyor.
Bu yüzden onun evlerinde boşluk bir eksiklik değil, başlı başına tasarlanmış bir unsur hâline geliyor.
Pawson’ın minimalizminde kusursuz görünen o sadelik hiç de kolay ve ucuz değil, tam tersine bir yüzeyin, taşın, ahşabın, camın doğru görünmesi için olağanüstü bir titizlik ve ciddi bir emek gerekiyor.
Pawson’ın yıllar önce söylediği “İnşa etmek minimal değil” cümlesi bu çelişkiyi çok güzel anlatıyor.
Bir de işin insan tarafı var.
John Pawson’ın kendi hayatında da minimalizm ile gündelik hayat sürekli pazarlık hâlinde, eşi Catherine’in sevdiği kanepe evde duruyor, sevdiği yastıklar ise Pawson’ın minimalizm anlayışına uygun olarak ortada değil, dolapta bekliyor. Pawson’ın minimalizmi sonunda bir estetik reçeteden çıkıp kişisel bir meseleye dönüşüyor, çünkü herkesin konforu aynı değil, herkesin boşlukla ilişkisi aynı değil ve herkes beyaz bir odada huzur bulacak diye bir kural da yok.
Categories: John Pawson’ın minimalizmi
Sende Yorum yap