s

Betonların arasındaki hazine İstanbul Nazendesi

Ressam Su Yücel ile yeni sergisi “Şehrin Gözbebekleri” vesilesiyle İstanbul’un yok olmaya yüz tutan endemik bitkileriyle çalışmalarını konuştuk

Şehrin sokaklarında ve doğada yürürken çevresine dikkatle bakan, bakmakla görmek arasındaki farkı iyi ayırmış bir ressam Su Yücel. Bir gün betonların arasından aniden beliren, son derece canlı ve daha önce hiç görmediği bir çiçekle başlamış her şey. Bu karşılaşma ona âdeta yeni bir hazine keşfetmiş gibi hissettirmiş ve bu resimleri yapmaya yöneltmiş. Yaklaşık üç yıldır yanı başımızdaki endemik olan ve olmayan bitkiler ile çalılar üzerine çalışan, renklerin ve formların hepsini keşfedilmeyi bekleyen birer yitik güzellik olarak gören Su Yücel ile doğaya insanlarla birlikte bakma ve resimleri üzerine konuştuk.

■ Sanat hayatınızda 40 yılı geride bıraktınız. “Şehrin Göz Bebekleri” bu uzun yolculukta, sanat yolculuğunuzda nereye oturuyor? Ve neden İstanbul’un endemik bitkileriyle çalışmayı düşündünüz?

İstanbul’la ilgili benim ‘80’lerden itibaren başlayan bir resim yolculuğum var. “Kaybolan Bahçeler”i yapmıştım ilk. Aslında her seferinde belki başlangıçta sorunlu bir konuyu ele alıp bir envanter çıkarır gibi çalışıyorum. Resmi, Fransa’da okuduğum ve edindiğim deneyimlerden dolayı olsa gerek, hep bir envanter çıkarır gibi yaptım. Her zaman şöyle düşünürüm; içinde bilgi olmadan, araştırmadan, sadece görsel olarak görmek değil, içindeki o bilgiyi çıkararak resme aktarmak, tuvale aktarmak değerli benim için. Yani bir şeyi seviyorsun ama neden seviyorsun? Bunun sebebi bana göre önemli bir soru. Kendi kendime çok soru sorarım. Bütün seriler içerisinde hepsi öyle.

■ İstanbul’un ayrı bir yeri var sanat belleğinizde diyebilir miyiz?

İstanbul’la ilgili ilk serim “Kaybolan Bahçeler”di. İstanbul’un kaybolan, Boğaz’ın kaybolan bahçeleri. Şirket-i Hayriye, Ada vapurları nasıl geldi? Hatta rahmetli Eser Tütel’in bir kitabı vardı. Çok güzel bir kitaptır ve etkilemiştir beni. Boğaz’da hayat, Boğaz’ın suyunda vapurlar nasıl gidiyor, motor nasıl çalışıyor, kaptan köşkü, kaptan ne diyor, ne düşünüyor? Bütün bu hikâyelerin içerisinde küçük Boğaz köylerine nasıl gidip gelinirdi? Bunu çalıştım. Daha sonra Adalar üzerine çalıştım; Adalar’da da farklı anları, mekânları konu edinen eserler yaptım. İstanbul aslında çok zengin bir yaşama sahip. Eserlerim de benim İstanbul’da yaşadığım şeyler. Mesela Doğan Kuban hocayla birlikte İstanbul çeşmelerini yaptım. Bunun için kent tarihçilerinin, mimarların ve sanat tarihçilerinin yönlendirmelerinden, bilgilerinden yararlandım. Nasıl çalıştıklarını araştırdım. Topkapı Sarayı önündeki Sultan III. Ahmet Çeşmesi, Alman Çeşmesi, Tophane Çeşmesi ve daha niceleri hep incelediğim çeşmeler oldu. Böylece hem yaşadığım şehri daha iyi tanıdım hem de büyük neşe ve heyecanla çalıştım resimlerim için.

İstanbul’un endemikleri

■ Boğaziçi Keteni, İstanbul Nazendesi, İstanbul sığırkuyruğu gibi bitkileri nasıl keşfettiniz?

Tesadüfen şöyle bir şey oldu. Doğada veya şehirde gezerken izlemeyi, gözlem yapmayı seviyorum. Birden karşıma betonların içerisinde bir çiçek çıktı. “Aa bir hazine keşfettim. Ne kadar güzel” dedim. Derken bir baktım, araştırdım ve İstanbul Nazendesi, Sığırkuyruğu, İstanbul Keteni ile buluştum. Bunları çıkardıktan sonra dedim ki “İstanbul’un endemikleri var.” Biz onları belki çok nadiren, çok az görüyoruz. Bu noktada ne yapabilirim diye düşündüm. Sonunda Orman Fakültesi’nden Ünal Akkemik Hoca’dan destek aldım. Hangi bitkileri çalışmam daha uygundu, hangisi daha iyi olabilirdi gibi araştırma soruları üzerinden kendisiyle bir liste çıkardık. İstanbul gerçekten önemli. İklim olarak da çok değişik bir iklim. Mesela Adalar’da daha çok Akdeniz havası hâkim ama şehrin kuzeyi farklı iklim özellikleri gösteriyor. İstanbul’un bitki örtüsünün zenginliği de iklim çeşitliliğinden kaynaklanıyor.

Soru sormak önemli

■ Bugün resim yapmak sizin için ne ifade ediyor?

Kendi kendine soru sorma ve cevaplar arama olarak tanımlayabilirim resim yapmayı. Farklı disiplinlerle ilişki kurmak da çok önemli. Çünkü ben bir şeye bakarken onu başka bir şeyle ilişkilendiriyorum. Soru sormak çalışma sistemimin önemli bir parçası. Diğer taraftan da disiplinli çalışmak önemli. Deneyimi de üretmeyi de her zaman ön plana çıkarmış bir insanım. Yani her şeyi keyif olarak yapıyorum. Resmi de keyif, belgeseli de keyif alarak yapıyorum. Bu benim için aslında bir yaşama biçimi.

■ Belgesel çeken bir sanatçı olarak, resmi bir tür kayıt aracı olarak da görüyor musunuz?

Evet, binlerce yıldır yaşayıp bugüne gelen bir bitkiyi, örneğin İstanbul Nazendesi’ni yakın bir gelecekte belki habitatımızda göremeyeceğiz. Böyle bir şey olmasını asla istemem ama en azından bu bitkinin izi ve kent hafızasındaki yeri bir yerde kalmış olacak.

■ “Kayıp Bahçeler”den “Anıt Ağaçlar”a uzun zamandır doğanın emanetini tutuyorsunuz. Peki, “Şehrin Göz Bebekleri”ne uzanan çizgide, şehrin bitki örtüsünde bir değişim, yok oluş gözlüyor musunuz?

Çocukluğumdan beri hissediyorum tabii bunu. Mesela Boğaz’da görüyorum bu yitişleri. Ben çocukluğu Boğaz’da geçmiş bir insanım. Bana göre çok fark etti ve çok değişti her şey. Tabii ki şehirler büyüyecek, ona karşı değilim ama daha yaşanılır bir hâle getirmek hepimizin ortak sorumluluğu ve hassasiyeti olmalı diye düşünüyorum. Şehir hayatında her bitki, her çiçek, aslında bir sanat eseri ve sevgiyle yaklaşılmayı hak ediyorlar. İnsanları da bitkileri de sevmek, sevgiyle bakmak hayatı daha kolay ve yaşanılır kılar diye düşünüyorum.

■ Nesiller boyu kültür sanatla birebir uğraşan bir aileden geliyorsunuz. Can Yücel ve Güler Yücel’in evinde büyümek evlatları olmak sizi nasıl etkiledi?

Ben politikacıların, yazarların, düşünürlerin içinde doğdum ve hayatın onların arasında geçtiği bir evde büyüdüm. Böyle bir evin bende etkiler bırakmaması düşünülemez; tabii ki çok etkilendim. Farklı disiplinlerden gelen insanların arasında büyümek, kültürel gelişimime olumlu katkılar sundu ve kendim olmamı sağladı. Sanatıma da bu özgüvenle devam ettim. Gözlemleyip araştırdığım eserleri, bitkileri kendimce hissettiğim ruhlarını ve renklerini yakalamaya çalıştım. Onların varoluş inadını ve devinimini tuvalime yansıtabilmeye çalıştım. Ebediyen yaşamaları dileğiyle.

“Doğayı içimize almamız lazım”

■ Bu koleksiyonu oluştururken nostaljik bir romantizm yerine umut dolu bir farkındalık yaratmak mıydı amacınız?

Evet. Narin, sabırlı, sessiz canlılar bitkiler. Sessizlikleri çok dikkatimi çekti. Toprağın içinde bir tohumdan doğarak hayata merhaba demeleri, çiçek açmaları, kurumaları, bazen koparılmaları ama tekrar gelmeleri ve tüm bunların derin bir sessizlik içinde olup gitmesi bana bir iç sızısı verdi. Sorumluluk duydum. Bitkileri korumamız lazım diye düşündüm. Belki de insanlar daha çok önemsemeli yaşadıkları, gördükleri yeri. Çünkü bu şehrin içinde yaşarken fark edemiyorsunuz bitkilerin nasıl hayata tutunduklarını. Doğayı iyileştirebiliriz. İstanbul’a baktığımız zaman veya bütün büyük şehirlerde de öyle, şehirlere baktığımız zaman, biz şehrin içinde yaşarken doğa sanki uzakta bir yer: “Doğaya gidelim” diyoruz. Güzel şeyler hep orada, uzakta ve başka yerdeymiş gibi geliyor ama yanı başımızdaki güzellikleri çok zaman ıskalıyoruz. Doğayı içimize almamız lazım. Buna çok dikkat etmeliyiz. Yok ettiğiniz zaman iklim krizi çıkacak. Bu betonlaşmadan sonra ne olacak? Binaların etrafına daha çok ağaç dikmeliyiz, daha çok yeşil alan, daha çok çiçek ve daha doğal şehirler meydana getirmeliyiz.

Haber Yorumları

Henüz Yorum Yapılmamış.

Sende Yorum yap

Son dakika haberler

En güncel ve en doğru, tarafsız haberin merkezi.