Erdemli Şehir Yoksa Erdemli İnsan Nasıl Yaşayacaktır?
İslam düşüncesinde erdemli şehir tartışmaları çoğunlukla Farabî'nin çizdiği ideal çerçeve üzerinden okunmaktadır. Farabî'nin temel sorusu, insanın en yüksek mutluluğa ulaşmasını mümkün kılacak erdemli bir şehir düzeninin nasıl kurulacağıdır. Bu nedenle onun siyaset felsefesi, adalet üzerine inşa edilen ideal toplumsal düzeni merkeze almaktadır. Ancak her zaman böylesi ideal şartlarda yaşanmamaktadır. Bu durumda mesele, erdemli şehrin nasıl kurulacağı değil, erdemsiz bir şehirde erdemli insanın nasıl yaşayabileceğine dönmektedir. Bu soruna cevap üretmeye yönelik tartışmaların özellikle Endülüs düşüncesinde belirginleştiği görülmektedir. Örneğin İbn Bâcce'nin felsefesinde sorun özgün bir biçimde ele alınmıştır. Mehmet Murat Karakaya ‘İbn Rüşd Felsefesinde Politik Adalet’ başlıklı kitap bölümünde bu tartışmayı İslam düşüncesinde erdemli insanın nasıl korunacağı meselesi olarak derinlemesine tartışmaktadır (İslam Düşüncesinde Adalet, Ömer Türker ve Yunus Kaplan, sh.347-378, 2024, Fikir Kitap).
İbn Bâcce'nin Tedbîrü'l-Mütevahhid adlı eserinde geliştirdiği yaklaşım, klasik siyaset düşüncesinde önemli bir kırılmayı temsil etmektedir. Çünkü Farabî'nin tasvir ettiği erdemli şehir artık fiilen mevcut değildir. Böyle bir durumda filozof, bütün enerjisini bozulmuş toplumu dönüştürmeye yöneltmek yerine, öncelikle erdemli bireyin korunmasını esas almaktadır. Mütevahhid, toplumu reddeden veya insanlardan kaçan biri değildir; aksine erdemsiz çevre içerisinde kendi ahlâkî bütünlüğünü muhafaza etmeye çalışan kişidir. Dolayısıyla yalnızlık burada fiziksel olmaktan çok ahlâkî ve fikrî bir bağımsızlığı ifade etmektedir. Amaç, toplumsal çözülmenin bireyin nefsini de yozlaştırmasını engelleyebilmektir.
İbn Bâcce'nin ortaya koyduğu problem, yalnızca Endülüs'e özgü tarihsel bir mesele değildir. Erdem üretme kapasitesini kaybeden toplumlarda bireyin ahlâkî bütünlüğünü nasıl koruyacağı sorusu, sonraki İslam düşüncesinde farklı biçimlerde tartışılmaya devam etmiş; modern erdem etiği tartışmalarında da yeniden gündeme gelmiştir. Bu yönüyle İbn Bâcce'nin "tedbîrü'l-mütevahhid" yaklaşımı, belirli bir dönemin çözüm önerisi olmanın ötesinde, erdem ile toplum arasındaki gerilimi anlamaya ve çözümler üretmeye yönelik kalıcı bir felsefî soru olarak değerini korumaktadır.
Bu yaklaşım sonraki düşünürler tarafından aynı şekilde tekrar edilmemiş olsa da ortaya koyduğu temel problem İslam düşüncesinde yaşamaya devam etmiştir. İbn Tufeyl'in Hayy b. Yakzân adlı eserinde hakikate ulaşan insanın toplumdan tamamen bağımsız olarak yetişmesi ilk bakışta İbn Bâcce'nin çözümünü hatırlatmaktadır. Ancak İbn Tufeyl'in amacı siyasal çözülmeye karşı bireyi korumaktan ziyade, insan aklının vahiy ve toplumdan bağımsız olarak da hakikate ulaşabileceğini göstermektir. Bu nedenle onun yalnızlığı siyasî değil, daha çok epistemolojik bir anlam taşımaktadır.
İbn Rüşd ise aynı problemi farklı bir yönden ele almıştır. Erdemli şehir ideal olabilir; fakat mevcut şehirler kusurludur. Dolayısıyla, filozofun görevi şehirden kaçmak değil, mümkün olduğu kadar onu ıslah etmeye çalışmaktır. Bir başka deyişle, mevcut şehirlerin kusurlu olduğunu kabul etmekle birlikte çözümü bireyin toplumdan uzaklaşmasında değil, mümkün olduğu ölçüde siyasal düzenin ıslah edilmesinde görmektedir. Böylece İbn Bâcce'nin bireyin korunmasına yaptığı vurgu, İbn Rüşd'de yeniden kamusal hayatın iyileştirilmesine yönelmektedir. Buna karşılık Nasîrüddin Tûsî'nin geliştirdiği ahlâk anlayışı, birey, aile ve şehir arasında kurduğu ilişkiyle bu tartışmaya farklı bir katkı sunmaktadır. Ahlâk-ı Nâsırî'de bireyden aileye, aileden şehre doğru ilerleyen yapı, toplumsal düzen bozulduğunda ahlâkın tamamen ortadan kalkmayacağını, son sığınağının bireyin nefsi ve aile hayatı olduğunu göstermektedir. Burada dolaylı olarak şu fikir vardır: Şehir bozulursa önce aile korunmalıdır. Aile bozulursa birey korunmalıdır. Yani ahlâkın son sığınağı bireyin nefsi olmaktadır. Böylece İbn Bâcce'nin bireyin korunmasına yönelik hassasiyeti daha sistematik bir toplumsal çerçeve içerisinde yeniden anlam kazanmaktadır.
Osmanlı ahlâk ve siyaset düşüncesinde ise çözüm daha çok adil yönetici, güçlü aile ve sağlam kurumlar üzerinden aranmıştır. Kınalızâde'den başlayarak siyasetnâme geleneğinde temel amaç, bireyi toplumdan uzaklaştırmak değil, toplumun adalet temelinde yeniden düzenlenmesini sağlamaktır. Bununla birlikte tasavvuf geleneği, İbn Bâcce'nin ortaya koyduğu problemi farklı bir düzlemde çözmeye çalışmıştır. Tasavvufta sıkça kullanılan "halvet der encümen", yani "halk içinde Hak ile olmak" ilkesi, fiziksel yalnızlık yerine manevî bağımsızlığı öne çıkarmaktadır. Buna göre insan, bozulmuş bir toplumun içinde yaşamaya devam edebilir; önemli olan kalbini ve ahlâkî istikametini koruyabilmesidir. Böylece toplumu terk etmek yerine, toplum içinde kalarak nefsini muhafaza etmek mümkün hâle gelmektedir.
Günümüzde de benzer biçimde bireyin hızla değişen, kutuplaşan ve güven duygusunu kaybeden toplumlarda ahlâkî bütünlüğünü nasıl koruyabileceği sorusu önemini korumaktadır. Bu nedenle çağdaş erdem etiği tartışmalarında da benzer kaygılar yeniden gündeme gelmiştir. Örneğin Alasdair MacIntyre, modern toplumun artık ortak erdemleri üretemediğini savunurken çözümü küçük ahlâk topluluklarının yeniden inşasında aramaktadır. Bu yaklaşım, her ne kadar farklı tarihsel şartlarda geliştirilmiş olsa da, İbn Bâcce'nin erdemsiz çevrede erdemli insanı koruma çabasıyla dikkat çekici benzerlikler taşımaktadır. Benzer şekilde Charles Taylor, Josef Pieper ve hatta Hannah Arendt'in bazı tartışmaları da, bireyin yozlaşmış kamusal alanda kendi ahlâkî bütünlüğünü nasıl koruyacağı sorusu etrafında döner.
Dolayısıyla İbn Bâcce'nin önemi, yalnızca Tedbîrü'l-Mütevahhid adlı eserinde ortaya koyduğu özgün çözümde değil, klasik İslam siyaset düşüncesinin yönünü değiştiren yeni bir soruyu gündeme getirmesinde yatmaktadır. Farabî'nin "Erdemli şehir nasıl kurulur?" sorusuna karşılık İbn Bâcce, "Erdemli şehir yoksa erdemli insan nasıl yaşayacaktır?" sorusunu sormuştur. Bu soru daha sonra İbn Tufeyl, İbn Rüşd, Tûsî ve farklı gelenekler tarafından değişik cevaplarla yeniden ele alınmış, hatta modern erdem etiği tartışmalarına kadar uzanan uzun bir düşünce çizgisinin başlangıç noktalarından biri olmuştur. Bu yönüyle İbn Bâcce'nin düşüncesi, belirli bir tarihsel dönemin ürünü olmanın ötesinde, ahlâk ile toplum arasındaki ilişkinin en temel problemlerinden birini ortaya koyan kalıcı bir felsefî miras niteliği taşımaktadır.
Sende Yorum yap