Avludaki taşlar dile gelirse
Hani bazen deriz ya, şu duvarların dili olsa da konuşsa diye… Evin içindeki duvarlar, hayatımızın en yakın tanıklarıdır. Bahçemizdeki ve avlumuzdakiler de. Dört yanımıza taştan göğüslerini gerer, sevinçlerimizi, üzüntülerimizi, öfke ve kırılganlıklarımızı, hayatın senaryosunun çekildiği her bir anı izler. Ama işte dili yok ki anlatsın. Ya olsaydı, neler anlatırdı acaba?
Fransız yazar Clara Dupont-Monod, 2021’de Fémina Ödülü ve Lise Öğrencileri Goncourt Ödülü’nü alan “S’adapter” (Uyum Sağlamak) adlı romanında bunu yaptı. İletişim Yayınları’ndan çıkan kitap Türkçeye “Taşların Anlattığı” adıyla çevrildi. Bu ay kitabın dokuzuncu baskısı okurla buluştu. Yazar, romanında Güney Fransa’nın dağlık Cévennes bölgesinde, nehir kenarındaki eski bir evin avlusundaki taş duvarlara ailenin dünyaya gelen engelli çocukları nedeniyle yaşadığı deneyimi anlattırıyor. Hiçbir şeyi unutmayan taşlar tanıklıklarını okurla paylaşıyor, aileyle ilgili hafıza kayıtlarını.
Roman bir mutluluk hikâyesi gibi başlıyor. Anne, baba, kız kardeş ve ağabeyden oluşan aileye yeni bir çocuk doğuyor. Her yeni gelen bebek gibi büyük bir sevinç yaratıyor ailede. Ama kısa zaman içinde bir şeylerin yolunda gitmediği anlaşılıyor. Anne elindeki portakalı bebeğin gözünün önünden geçirdiğinde hiç tepki vermediğini, bakışlarını sabitleyemediğini fark ediyor. Doktorun muayenesi sonucu ortaya çıkıyor ki, bu çocuk kör kalacak, yürüyemeyecek, konuşmayacak, uzuvları hiçbir emre itaat etmeyecek; çünkü beyin gerekeni iletemiyor.
Kitap üç bölümden oluşuyor. İlk bölümde, ağabeyin, ikinci bölümde kız kardeşin, üçüncü bölümde ise engelli çocuktan sonra dünyaya gelen sonuncunun çocuğa verdiği tepkiyi taşların dilinden dinliyoruz.
Ağabey, kardeşine adıyor kendisini. Çocuğun telaşsız iyiliğini, katıksız saflığını seviyor, Onun teslimiyet hâlinin farkında. “İçinde dünyanın kanunlarına ve onların meydan verdiği aksaklıklara isyansız, kedersiz” teslimiyetin. Bu noktadan sonra çocuğun sessiz dilini çözmeye çalışıyor. Arkadaş çevresinden uzaklaşıyor. Kardeşinin ağlamalarının hangisi açlıktan, hangisi keyifsizlikten öğreniyor. Ona nehrin, rüzgârın sesini anlatıyor. Ev halkı uykuya çekildiğinde, avludaki taşların yanına gidip, alnını onlara yaslıyor. Taşlar anlıyor hissettiklerini. Üç yıllık ömür biçilen çocuk 10 yıl kadar yaşıyor, anne babasının ilgisinin yanı sıra belki de en çok ağabeyinin koşulsuz sevgisi sayesinde. Çocuk öldüğünde ağabey yıkılıyor. Birini sevmenin onu kaybetmekle sonuçlanabileceği bilgisi o günden sonra kimseye bağlanmamasına neden oluyor. Sürekli tetikte yaşayan kaygılı birine dönüşüyor.
Kız kardeşin duygularını taşların dillendirdiği bölüm geliyor sonra. Ağabeyi, anne ve babası, çocuğun üstüne titrediğinden büyük bir yalnızlık çekiyor. En çok da ağabeyini ona kaptırdığı için üzülüyor. Bu üzüntü onda çocuğa karşı büyük bir öfkeye neden oluyor. Onun sürekli burnunun silinmesi gerekliliği, pipetle ilaç içirilmesi, gözlerine damla damlatılması, öksürdüğünde başının dik tutulması, yemek yemesinin neredeyse bir saat sürmesi gibi durumlar nedeniyle gösterilen büyük ilgi yüzünden kardeşinden tiksiniyor. Çocuğu reddediyor. Ev ahalisine abartılı bir neşe sergiliyor, çığlıklar atıyor, sırf bir parça onu da görsünler diye. Ama olmayınca anneannesinin ve dedesinin sevgisine sığınıyor. Taşlar da en az onun kadar üzgün, olup biteni kaydediyor hafızalarına. Sonunda ağabeyi gibi olmayıp hayatı seçse de uzun yıllar öfke içinde yaşıyor.
Üçüncü bölümde ise çocuğun ölümünden sonra dünyaya gelen, ‘sonuncu’ diye anılan son çocuğu tanıyoruz. Onun duygularını. Bir önceki çocuğu telafi eden bir erkek çocuk sonuncu. Anne babasına hiç sorun çıkarmıyor. Mükemmel bir evlat oluyor. Sürekli paramparça olan aileyi onarmaya çalışıyor. Onları yeniden bir araya getirmek için uğraş veriyor. Diğer kardeşler arasında bağ kurmaya çalışırken ölen kardeşine karşı hep bir suçluluk duygusu içinde oluyor. Ondan sonra geldiği, engelli olmadığı, onun yerini aldığı için. Tüm aileye umut oluyor sonuncu. Roman “Güldüler” cümlesiyle bitiyor. Anne ve babanın gülümsemesiyle.
Clara Dupont-Monod, 20 yaşında kaybettiği engelli kardeşinin hikâyesinden esinlenerek yazmış bu romanı. O hangi kardeş rolünde bilmiyoruz. Engelli kardeşinin ona hoşgörüyü öğrettiğini söylüyor. Farklılıklara açık olmasını sağladığını. Anne ve babanın duyguları geri planda kalıyor romanda. Bunu da bilerek yapmış, anne babasını konuşturmak istememiş. Daha doğrusu bunu yapmaya gücünün yetmediğini düşünmüş. Hikâyeyle arasına mesafe koyarak yazabilmek romanın dört yıl süren yazımının iki yılını almış. Sonunda ‘taş’ anlatıcıyı tercih ederek sorununu çözmüş. Romanda, duygu sömürüsü hiç yok. Bizi acındırmamak için elinden geleni yapmış yazar. Derdi bu değil çünkü. Bir engelli çocuğun, ailesini nasıl değiştirebildiğini, soğukkanlılıkla ama şiirsellikten ve derinlikten vazgeçmeden kaleme almış. Kitabın orijinal adında da belirtildiği gibi asıl tema uyum sağlamak. Aile içi bir drama her bir aile bireyi nasıl uyum sağlar?
Engelli bireyler ve ailelerini anlatan az sayıdaki romandan biri “Taşların Anlattığı”. Bu arada Bahadırhan Bozkurt’un nefis çevirisini anmadan geçmeyeyim. Okumanızı çok isterim. Aile kavramının dinamiklerini özel bir deneyim üzerinden anlamak için büyük fırsat.
İyi pazarlar.
Sende Yorum yap