s

İki diva ve parçalanan kimlikler

Bir tiyatro oyuncusuna sıkça sorulan sorudur ya, sahneye çıkmadan önce rolüne nasıl konsantre olduğu, hatta sonrasında nasıl ‘rolden çıktığı’… Oyuncuların o güne “Ben bu kişiyim” diye uyandığını hayal etmek hoşumuza gidiyor sanırım.

Tam da bu yüzden, şanslı (ve çok emek vermiş) bir seyirci olarak Londra’da National Theatre’da oynayan “Electra / Persona”ya gidene kadar oyun hakkında en çok duyduğum şey o akşam kimin hangi rolü oynayacağının oyunun başında belli olduğuydu. Nasıl konsantre olabiliyorlardı?

“Electra / Persona”yı “Cate Blanchett’in oyunu” olarak duymuş olabilirsiniz, başka sıfata gerek duymayan bir isim ne de olsa. Karşısında ise Almanya’nın büyük yıldızı; Petzold’ün “Barbara”sı ve “Phoenix”i ile “Homeland” dizisinden de tanıdığımız Nina Hoss vardı.

İki aktris her akşam sahneye çıkıp en ön sıradan bir seyirciye yazı tura attırıyorlardı, çıkan sonuca göre biri Electra oluyordu, diğeri Clytaimnestra. Buna bağlı olarak da oyunun ilk yarısında babası Agamemnon’un kanını yerde bırakmamak için annesi Clytemnestra’yı öldürmeye ant içen Electra’yı oynayan kişi, ikinci yarıda da Electra temsilinde sahnede susup kalan ve bir daha konuşmayı reddeden aktris Elisabeth Vogler olarak devam ediyordu oyuna. Clytemnestra ise onun bakımını üstlenen hemşire Alma oluyordu. İki kadının kimliklerinin parçalanıp iç içe geçişini izledikten sonra hayatta taktığımız maskelerin, üstlendiğimiz rollerin ne kadarının bizi yansıttığı, kendimize hangi koşullarda ne kadar yabancılaştığımız gibi ezeli-ebedi sorular kalıyordu seyirciye.

Benedict Andrews’un Sofokles’in tragedyası ile Ingmar Bergman’ın 1966 yapımı filmini harmanlayarak yazdığı ve yönettiği “Electra / Persona”, bir buçuk ayın sonunda 10 Ekim akşamı son kez perde açtı. Tam o sıralar Londra’da olacağım belli olunca kapalı gişe oynayan oyunda yer bulabilmek için saatlerini bilgisayar başında geçiren biri olarak bana da bu iki inanılmaz oyuncuyu sahnede izlemenin unutulmaz anısı kaldı. Bizde Electra Nina Hoss’tu ve sanki bu tam da olası gereken dağılımdı. Ya da diğerini hiç göremeyecek olmanın tesellisi.

40 yıl sonra aynı rol

Bu ay Londra’ya yolu düşenlerin canlı izleme olanağı bulduğu bir ‘diva’ daha var: Tilda Swinton. Üstelik yine bir kimlik meselesiyle beraber. Alman yazar Manfred Karge’nin “Man to Man” adlı oyunu 1930’lar Almanyasında kocası Max’in ölümünden sonra onun kimliğine bürünerek fabrikadaki işinde çalışmaya başlayan Ella’nın hayatta kalma mücadelesini anlatıyor.

Ella’nın ekonomik bir mecburiyetle başlayan kılık değiştirme serüveni onu Nazi Almanyası’ndan Berlin Duvarı’nın yıkılışına uzanan uzun ve karanlık bir dönemi başka biri olarak yaşamak zorunda bırakıyor. Bir süre sonra kendi kimliğinden kopuyor, gerçekte kim olduğunu unutacak kadar.

Tilda Swinton bu rolü ilk kez 1988 yılında şimdiki gibi Royal Court’ta oynamış, 1992’de John Maybury yönetmenliğindeki sinema adaptasyonunda da Ella / Max’i canlandırmış. Şimdi de 40 yıl sonra Stephen Unwin tarafından güncellenen ve yönetilen “Man to Man” ile sahnede.

Aslında izlediğimiz uzun ve ağır tempolu bir monolog ama öyle bir fiziksel performans ve bir karizmadan söz ediyoruz ki insan sahneye kitlenip kalıyor. Sadece erkek değil İngiliz işçi sınıfından, maço, kaba saba, sokak ağzıyla, koyu bir Doğu Londra ‘Cocney’ aksanıyla konuşan bir erkek (ve onun hayatta karşılaştığı ustabaşlarından Nazi subaylarına kadar muhtelif erkekler) olarak Tilda Swinton’ı izlemek unutulmaz bir deneyim. Şiirsel metnin zorluğuna ve o çok tartışılan aksan tercihinden kaynaklanan anlama güçlüğüne rağmen. Fuayede metin de satılıyor, ideali izlemeden önce okumakmış.

Oyun 24 Ekim’e kadar Royal Court’ta, 29 Ekim – 7 Kasım arasında Edinburgh’da, 7 Şubat 2027’de Almanya Berliner Ensemble’da seyirciyle buluşacak.

Haber Yorumları

Henüz Yorum Yapılmamış.

Sende Yorum yap

Son dakika haberler

En güncel ve en doğru, tarafsız haberin merkezi.