Frieze ve PAD Londra nasıl geçti?
Londra’da ekim ayında sanat dünyası, koleksiyonerler, galericiler ve sanatla lüks tüketim arasındaki ince çizgide dolaşmayı sevenler buluşuyor.

Regent’s Park’taki Frieze London ve Frieze Masters ile Mayfair’in kalbindeki PAD London, aynı haftada iki farklı dünyanın kapısını açıyor.
Birinde çağdaş sanatın nereye gittiği, diğerinde bir objenin nasıl olup da sanat eserine dönüştüğü tartışılıyor.
İkisinin ortak noktasıysa artık sanatın etrafında oluşan küresel ekonomi, prestij ve arzu.
Frieze London’a dışarıdan bakınca her şey yerli yerinde görünüyor: Beyaz çadırlar, uluslararası galeriler, sanatçı isimleri, VIP davetleri ve milyon sterlinlik fiyat etiketleri…
Ancak bu yıl Guardian’ın sanat eleştirmeni Jonathan Jones’un yazısında dile getirdiği sert eleştiri, fuarın en önemli meselesini ortaya koyuyor: Yeni ve cesur sanatın merkezi olması beklenen bir organizasyon, acaba giderek daha çok zenginlerin alışveriş yaptığı dev bir galeri mağazasına mı dönüşüyor?
Jones’un önünden geçtiği resimlerin önemli bölümünü vasat bulması, birkaç güçlü işin kalabalık içinde kaybolduğunu söylemesi ve Frieze Masters’ta karşısına çıkan tarihi eserlerin çağdaş fuardan daha fazla heyecan vermesi, üzerinde düşünmeye değer. Yine de Frieze’i birkaç kötü resim üzerinden değerlendirmek haksızlık olur.
Aynı fuarda Helen Chadwick’in ‘Piss Flowers’ adlı işi, Lonnie Holley’nin gündelik malzemelerden yarattığı heykelsi düzenlemeleri ve Miriam Cahn’ın yıllara yayılan otoportreleri, Helena Foster’ın harika resimleri gibi, izleyiciyi konfor alanından çıkaran örnekler de var.
Rirkrit Tiravanija’nın ziyaretçiye ağrıkesici ilaç uzatan robotik kolu ya da Carolyn Lazard’ın ilaç şirketlerinin doktorlara dağıttığı promosyon kalemlerini bir araya getiren işi de çağdaş sanatın hala sağlık endüstrisi, tüketim kültürü ve insan bedeninin metalaşması üzerine söz söyleyebildiğini gösteriyor.
Konu, bu işlerin fuarda bulunup bulunmaması değil, ne kadar görünür olabildikleri.
Frieze Masters ise bambaşka bir tartışmayı beraberinde getiriyor. Yüzyıllar öncesinden kalma tablolar, tarihi objeler, antik eserler ve milyonlarca yıllık fosiller, koleksiyonerlerin önüne aynı lüks vitrin anlayışıyla konuluyor.
Tarihi bir eserin özel bir koleksiyona mı gideceği, yoksa müzelerin ve araştırmacıların erişimine mi açık kalacağı sorusu, sanat piyasasının sınırlarını aşan bir mesele. Çünkü her şeyin satın alınabilir bir nesneye dönüştüğü yerde, kültürel mirasın kime ait olduğu sorusu da ister istemez gündeme geliyor.
Londra Mayfair’deki Berkeley Square’de kurulan PAD London ise aynı piyasanın daha sessiz, daha rafine ama bir o kadar da pahalı yüzünü temsil ediyor.
Bu yıl 18 ülkeden 67 galeri, çağdaş tasarımdan tarihi mobilyalara, mücevherden heykelsi aydınlatmalara uzanan geniş bir seçki sundu.
Öne çıkan işlerde doğaya dönüş, geri dönüşüm ve malzemenin sınırlarını zorlama eğilimi dikkat çekiyor. Sarah Myerscough Gallery’de ahşap ve söğüt dalları neredeyse canlı organizmalar gibi biçimlenirken, Rademakers Gallery’de geri dönüştürülmüş yünler ve organik formlar tasarımın sürdürülebilirlik meselesiyle ilişkisini kuruyor.
Gallery FUMI’de eski yapılardan kurtarılan ahşap kiremitlerle kaplanan mobilyalar, geçmişin malzemesini yeni bir estetik dile dönüştürüyor.
Galerie Melissa Paul’de Erwan Boulloud’nun bronz ve meşeyi bir araya getirdiği dolap ise mobilyanın başlı başına bir heykel olabileceğini hatırlatıyor.
Mücevher tarafında da benzer bir arayış var; Nikos Koulis’in tasarımlarından Hemmerle’nin alüminyum, ahşap ve değerli taşlarla kurduğu alışılmadık ilişkilere kadar, lüks artık yalnızca kullanılan malzemenin fiyatıyla açıklanmıyor.
Tasarımcının o malzemeyi nasıl düşündüğü, dönüştürdüğü ve ona nasıl bir hikâye yüklediği de en az taşın kendisi kadar önemli.
Evet, sanat piyasası bir yandan giderek daha fazla paranın, statünün ve yatırım beklentisinin etkisi altında kalırken, diğer yandan bu düzeni sorgulayan işler üretmeye devam ediyor. Frieze’de bir robotun uzattığı ağrı kesici, PAD’de eski bir evden kurtarılmış ahşap parçalarıyla kaplanan bir dolap, ilk bakışta birbirinden çok uzak iki örnek gibi görünebilir.
Oysa ikisi de gündelik hayatın, tüketimin ve nesnelerle kurduğumuz ilişkinin nasıl değiştiğini anlatıyor.
Sende Yorum yap