“Naziler cani, ben neyim?

Çok yakın zamanda Fact Tiyatro tarafından sahnelenen “Çatıya Tıklatma” oyununda Gazzeli Meryem’in hikâyesini müthiş etkilenerek izlemiştim. Filistinli yazar Khawla Ibraheem’in yazdığı oyun adını bir binayı bombalamadan önce çatıya bırakılan ve bina sakinlerine beş dakikalık bir kaçış süreci bahşeden ‘uyarı bombası’ndan alıyordu ve savaşın gündelik hayatı nasıl tarumar ettiğini anlatıyordu. Ölümün nasıl hayatın en sıradan parçası hâline geldiğini, çocukların oyunlarına sızdığını.
Hemen ardından Filmekimi’nde bir film izledim, oyunun anlattıkları ‘insancıl’ kaldı. Gazze’de insanlara ölümün gölgesinde bile olsa bir ‘gündelik hayat’ hakkının tanınmadığını bizzat o hakkı tanımayanlara anlattırarak bütün çıplaklığıyla ortaya koyan bir belgesel, “Naza”.
Belgeselin yönetmenleri İsrailli; biri araştırmacı gazeteci Yuval Abraham, diğeri görüntü yönetmeni ve belgeselci Rachel Szor. İkili 2024 senesinde Oscar dahil pek çok ödül alan “No Other Land”de de birlikte çalışmıştı.
The Guardian gazetesi ve yönetmen Jonathan Glazer’ın (JW Films) de yapımcıları arasında yer aldığı film, dünya prömiyerini yaptığı Venedik Film Festivali’nde 25 dakika ayakta alkış ve Jüri Özel Ödülü aldı.
Filmin neredeyse tamamı Tel Aviv gecelerinde, bina çatılarında çekilmiş. Arkada parlayan şehir ışıkları, önünde karanlık siluetler. Yuval Abraham ve Rachel Szor, Gazze operasyonlarında aktif görev almış 24 İsrail askeri ve istihbarat personelini ikna edip konuşturmuş, tanınmamaları için yüzleri, silüetleri ve sesleri dijital yöntemlerle değiştirilmiş.
O çatılarda oturup büyük bir soğukkanlılıkla Gazze’deki operasyonlar sonucunda yaşanan sivil kayıpları anlatıyorlar. Binaları nasıl işaretlediklerini, yapay zekâ destekli hedefleme sistemleriyle o binaya yapılacak saldırıda ölecek tahminin sivil sayısını nasıl hesaplattıklarını ve buna verdikleri ismi; “NAZA”. İbranice askeri bir terim kısaltması, “sivil zayiat” demek ve şu anda sadece bir veri girdisi. Bebek demiyorlar, çocuk demiyorlar, anne demiyorlar, “NAZA” diyorlar. “20 NAZA var”, o saldırı uğruna öldürmeyi peşinen kabul ettikleri 20 sivil insan demek. Ve buna “Kabul edilebilir NAZA” diyorlar, herhalde bununla yaşamak daha kolay oluyor öyle adlandırınca.
Yönetmenler soruları ilkokul çocuğu düzeyinde, açık, net ve tekrar tekrar sormuşlar. “Aranızda hiçbir dakika ne yapıyoruz biz diye soran olmadı mı?” mesela. Olmamış. Zerre kadar sorgulamadıkları o kadar açık ki. “Bilgisayar oyunu gibi” diyen var, çöp adamlarla çize çize anlatan var. Hayali bir sınır belirlemişler, ötesini kendi bölgeleri belirlemişler, sınırı geçeni vurmuşlar. Karşı tarafın haberi bile yok o ‘sınır’dan. İnsanların telefonlarına girmiş, Hamas militanı olduğunu düşündükleri bir adamın küçük çocuklarıyla balkonda çektirdiği fotoğraftan evini bulup bombalamışlar, adam evde yokmuş ama küçük kızları ölmüş. Orada bir şey hissetmiş anlatan bakın, çünkü fotoğraflarını gördü, çocuk olduklarını gördü, “NAZA” deyip geçemedi.
“NAZA”, Filmekimi’nden sonra (22 Ekim’de Filmekimi Mersin’de) sinemalarda da gösterimde. Gerçek bir gazetecilik başarısıyla çekilmiş cesur bir belgesel. En çok da hiçbir şeyden, kendi yaşadıklarından bile ders almayan insana, insanın özüne dair ürkütücü ve umut kırıcı yanıyla sarsıyor. Filmin bir yerinde Holokost kurbanlarının anma gününü izliyoruz. Sirenler, saygı duruşları Tel Aviv sokaklarında. Anlatıcılardan biri ilk kez kendini sorguluyor: “Bence Naziler hâlâ cani. Peki ben neyim?”
“NAZA”nın sinema gösterimlerinin ardından Kasım sonunda The Guardian internet sitesi üzerinden ücretsiz olarak erişime açılması bekleniyor.
Sende Yorum yap