Türkiye’nin en büyük silahı, ısrarlı itirazcı ünvanı...

Uluslararası hukuk anlaşmazlık konularında çok bağırana bakarak karar vermez.
Yunanistan ve Rum Kesimi’nin, Avrupa Birliği’nin, İsrail’in, Mısır’ın kuyruğuna basılmış kedi gibi bağırdıklarına bakmayın siz, uluslararası hukuk Türkiye’nin yanında.

■ Avrupa Birliği’nin ve diğerlerinin yaptığı “Türkiye-Libya anlaşması hükümsüzdür” açıklaması hukuken geçersiz bir açıklamadır. Uluslararası hukuk kurallarına göre, egemen iki devletin kendi arasında imzaladığı bir anlaşma, tarafların iradesi dışında üçüncü yapılar tarafından yasal olarak ortadan kaldırılamaz.
Üstelik Birleşmiş Milletler‘in de resmen tescil ettiği bir anlaşmadan söz ediyoruz.
■ Avrupa Birliği’nin üzerinde tepindiği Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin 121. Maddesi Türkiye’yi hukuken bağlamıyor. Canımız istemediği için bu bizi bağlamaz dediğimiz bir durumdan söz etmiyorum. Türkiye, bu maddeyle ilgili uluslararası hukukta karşılığı olan “Israrlı itirazcı” ünvanına sahip.
■ Uluslararası hukukta ısrarlı itirazcı (Persistent objector), bir hukuku kuralı henüz oluşum aşamasındayken, bu kurala açıkça, tutarlı ve sürekli bir şekilde karşı çıkan devleti ifade eder. Bu statünün en büyük avantajı, söz konusu teamül kuralı uluslararası alanda genel kabul görüp bağlayıcı hale gelse bile, itiraz eden devlet için bağlayıcı olmamasıdır. Yani devlet, kendi rızası dışında ortaya çıkan bir kuralın egemenliğini kısıtlamasını engellemiş olur.
■ Türkiye, ısrarlı itirazcı statüsünü 53 yıldan beri süregelen tutarlı bir politika izleyerek kazandı. Türkiye 1973’ten 1982’ye kadar yapılan Üçüncü BM Deniz Hukuku Konferansı’na aktif katılım gösterdi. Bu konferanslarda ve komisyon çalışmalarında “Karasularının 12 mile çıkarılmasına” ve “Adaların ana karalar gibi deniz alanı üretmesi” maddelerine karşı çıktı, bu kuralların Ege gibi yarı kapalı denizlerde uygulanamayacağı şerhini düştü. Yani itirazını, kurallar henüz kâğıda dökülürken başlattı. Bu sayede ısrarlı itirazcı olmanın birinci şartını karşıladı.
■ Israrlı itirazcı olmanın bir diğer şartı, itirazın kapalı kapılar ardından değil açık olarak yapılmasıdır. 30 Nisan 1982’de sözleşme metni oylamaya sunulduğunda, Türkiye kurallara açıkça karşı olduğunu göstermek adına ret oyu kullandı.
■ Israrlı itirazcı ünvanını taşımanın en zor yanı sürekliliktir. İtirazcı devlet, hayatın hiçbir alanında o kuralı kabul ettiği anlamına gelecek bir tepkisizlik gösteremez, açık veremez. Türkiye bu tutarlılığını hem mevzuatında hem de sahada kesintisiz korudu. Onlarca yıldır Türkiye, Doğu Akdeniz’de yürüttüğü sismik araştırma, sondaj faaliyetleri ve Libya ile yaptığı anlaşmalar gibi anlaşmaları ve ilgili koordinatları düzenli olarak Birleşmiş Milletler’e tescil ettirdi. Bu bildirimlerin her birinde, Meis ve Girit gibi adaların kıta sahanlığı iddialarını tanımadığını resmen kayıtlara geçirdi.
■ Uluslararası deniz hukuku, “ısrarlı itirazcı” doktrininin hem teoride doğduğu hem de günümüzde en net uygulandığı alandır. Bu doktrin 1951’de Norveç-İngiltere balıkçılık davası sırasında doğdu. Uluslararası Adalet Divanı, o dönem teamül kuralı olan düz hat yönteminin Norveç’e karşı ileri sürülemeyeceğini, zira Norveç’in kıyıların sınırlandırılması teamülünün oluşum sürecine başından beri ısrarla itiraz ettiğini belirtmiştir.
■ Bu konuda Türkiye’nin elini rahatlatan asıl gelişmeyi de yazayım: BM Uluslararası Hukuk Komisyonu, 2018’de tamamladığı Uluslararası Teamül Hukuku çalışmasının sonuç hükümlerinden birisinde Uluslararası Adalet Divanı’nın benzer kararlarına atıfta bulunarak “Israrlı itirazcı” doktrinini resmen tekrar tanımlamış ve hukuken güçlendirmiştir.
■ Sadece bunlar değil, Uluslararası Adalet Divanı ve bazı uluslararası hakemlik mahkemeleri, bugüne kadar verdikleri deniz sınırlandırması uyuşmazlıklarına dair kararlarda Türkiye’nin Ege ve Doğu Akdeniz’deki tezlerini doğrudan haklı çıkaran ve destekleyen çok sayıda karara imza attılar. Örneklerle açıklayayım:
■ 1977, Fransa-İngiltere Manş Davası’ndaki kararı, Türkiye’nin ana karasına yakın Meis, Midilli, Sakız gibi adaların Türkiye’nin kıta sahanlığını kesemeyeceğini sadece karasuyu alabileceğinin en somut örneğidir. Bu karar uluslararası deniz hukukunda bir devletin ana karasının hemen önünde yer alan, ancak siyasi olarak başka bir devlete ait olan adaların kıta sahanlığı ve Münhasır Ekonomik Bölge gibi geniş deniz yetki alanları üretmesini engellemek için kullanılan hukuki ve coğrafi bir sınırlandırma yöntemi olan Enklav Yöntemi’ne uygun bir karardır.
■ 2009 Romanya-Ukrayna Davası. Ukrayna, Romanya kıyılarının hemen önünde yer alan Yılan Adası’nda kalıcı nüfusu olduğunu savunarak tam kıta sahanlığı talep ediyordu. Divan, Yılan Adası’na sıfır etki verdi. Kararın gerekçesinde Romanya’nın kara kıyılarının uzunluğu ile adanın küçüklüğü arasındaki devasa orantısızlığa dikkat çekildi. Bu Yunanistan’ın 40 bin kilometre hak iddia ederek Türkiye’yi Antalya Körfezi’ne hapsetmeye çalıştığı 10 kilometrekarelik Meis Adası’nın durumuyla bire bir aynı olan bir örnek.
■ 2012 Kolombiya-Nikaragua Davası da aslında Türkiye’nin haklılığı adına güzel bir örnek. Kolombiya, Nikaragua ana karasına çok yakın, Kolombiya ana karasına ise çok uzak bir dizi ada için tam deniz yetki alanı istedi. Divan, Kolombiya’ya ait adaların deniz alanlarını Nikaragua’ya verdi. Bu kararla coğrafi olarak uzak bir devletin adalarının kıyı devletinin, ana karasını kendi denizine hapsetmesini engellemiş oldu. Meis, Yunanistan anakarasına 584, Türkiye’ye 2 kilometre uzaklıkta.
■ Türkiye iyi bir komşu olarak Yunanistan ile sorunlarını diyalog yöntemiyle ve uluslararası hukukta yer alan “hakkaniyet ilkesi” ve “kıyıların kapatılmaması” prensiplerine göre çözmek istiyor.
■ Türkiye, Yunanistan ile ilgili sorunlarının tamamını Lahey’de, Adalet Divanı’nda da konuşmaya istekli. Aidiyeti belirsiz ada ve kayacıklar, hukukun silahsızlandırılmasını istediği adaların durumu gibi hepsini bir pakette halletme arzusunda. Yunanistan bunu da kabul etmiyor. Daha kötüsü, Yunanistan 1994’te “ulusal güvenlik çıkarlarını ilgilendiren askeri önlemler ve egemenlik hakları” konusundaki uyuşmazlıklarda Uluslararası Adalet Divanı yetkisini tanımadığını beyan etti.
■ Özetle, Yunanistan, arkasına 150’den fazla ülkenin imzaladığı Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi ve Avrupa Birliği’nin siyasi desteğine güvenerek küresel alanda bir konfor alanı yaratmaya çalışıyor. “Ben uluslararası sözleşmeye uyuyorum, Türkiye uymuyor” propagandası yapıyor. Adalet Divanı’na giderse hakkaniyet ilkesi uyarınca adalarının deniz yetki alanlarının kırpılması riskini alamıyor.
■ Brüksel, Atina, Kahire’nin görmediği yerlere de gelelim, Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin 74 ve 83. Maddeleri ne diyor? Kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge sınırlarının hakkaniyet ilkesine göre belirlenmesini söylemiyor mu? Brüksel’deki kör siyasetçiler bilmedikleri bir konuyu tüm Avrupa Birliği’nin sorunu haline getirdiler. ‘Made in Europe’ siyaset söz konusu olduğunda artık bir kalitesizlik göstergesidir.
■ Kalitesizlik lafını bilerek kullandım. Brüksel bas bas bağırırken Washington neden tüm ortaklarına iyi niyetli müzakere çağrısında bulunan bir açıklama yaptı? ABD’liler uluslararası hukuku biliyor ve ona göre pozisyon alıyorlar. Bu pozisyon da Türkiye’nin pozisyonuna paralel bir nokta. Atina tüm yaz Türkiye hariç tüm çevresiyle konuştu, şimdi Mısır’la Brüksel ile konuşmaya hazırlanıyor oysa çalmaları gereken kapı Türkiye...
■ En kötüsü Yunanistan, sınır çizimi nihai bir karara bağlanana kadar, Ege’deki tartışmalı alanlarda çıkabilecek hidrokarbon kaynaklarının iki ülke tarafından ortaklaşa aranması ve işletilmesi modelini de kabul etmiyor.
■ Uluslararası hukukta 53 yıldır verilen mücadelenin sonucu olarak Türkiye ile Libya arasındaki anlaşma imzalandı ve bu anlaşma sonuna kadar geçerli. Avrupa Birliği adına diplomatik değil tamamen çirkef bir tavırla açıklamalar yapan Von der Leyen’in ya da Kallas’ın ne dediklerinin bir önemi yok. Görmemiz gereken Avrupa Birliği tamamen bir Hristiyan Kulübü refleksi vermeye başladı. Bu tavırlarının varacağı nokta en çok Yunanistan halkına zarar verecektir. İsrail durumdan memnun, Türkiye ile savaşamayacağı için gerekirse Yunanistan vatandaşlarının kanıyla, Brüksel’i de diplomatik olarak devreye sokarak Ankara’yı yıpratabileceğini düşünüyor.
■ Türkiye’yi askeri gücünü göstermekle itham eden kirli ABD Senatörü ya da cahil AB bürokratlarının kabul etmesi gereken şey, Türkiye’nin uluslararası hukuktan güç aldığı.
Sende Yorum yap