s

İslam Düşünce Tarihinde Ahlâk Kitaplarının Çerçevesi ve İbn Miskeveyh’in Tehzîbul-Ahlâk’ı

İslam düşünce tarihinde ahlak ile ilgili ilk kapsamlı te’lifin İbn Miskeveyh’in (951-1030) Tehzîbu'l-Ahlâk kitabı olduğu bilinmektedir. İbn Miskeveyh’in kitabında insan ve onun ahlakı merkezde olup bir toplumda farklı konumda olabilecek insanlar sıradan halktan sultana kadar ele alınıp tartışmanın konusu yapılmıştır (Büyüyenay Yayınları, 2022). İbn Miskeveyh’in tarzı Nasiruddin Tusi’nin Ahlâkı Nasıri’si ile dönüşüme uğramıştır. Tusi ile ahlak kitapları birey, aile (ev idaresi) ve yönetim (devlet ve siyaset) olmak üzere üç bölüme ayrılmış ve sonraki eserler de bu minvalde yazılmaya devam etmiştir.

Kitapta özellikle insanın nefs ve beden olmak üzere bütünleşik bir yapıya sahip olduğu, nefs ve bedenin birbirlerini derinden etkilediklerini, ancak nefs bu dünyaya ait olmayıp cevher olarak kalıcı iken beden ölümle yok olacağı vurgulanmaktadır. Bu nedenle gerçekte bu dünyaya ait olmayan nefsin, insanın bu dünyaya gönderiliş nedeni doğrultusunda faziletlerle donatılması gerekmektedir. Zaten nefsin özlemi ve asıl mutluluğu da bu doğrultudadır (sh.24): ‘…Yine nefsin bedene ait olmayan şeyleri özlemesi ve Tanrı ile ilgili gerçekleri tanımak için çaba harcaması, bedeni şeylerden üstün olan işlere yönelmesi, bütün bedeni zevk ve arzulardan uzaklaşması, onun cisimlerden gerçekten çok üstün ve şerefli bir cevher olduğunu bize kesinlikle öğretir…’

Diğer taraftan, nefis akıl, öfke ve arzu/şehvet olmak üzere üç yetiye sahiptir. Bu yetilerin fazileti i’tidalinde ortaya çıkmaktadır. Orta noktanın her iki ucuna gidildiğinde o yetinin aşırılık/fazlalık ve yetersizlik/eksikliği ile karşılaşılmaktadır. Dolayısıyla, akıl yetisinin i’tidali ile hikmet fazileti, öfke yetisinin i’tidali ile yiğitlik fazileti ve şehvet yetisinin i’tidali ile iffet fazileti tecelli eder (sh.32-33). Her üç yetinin i’tidali ile de dördüncü fazilet olarak adalet ortaya çıkmaktadır (sh.34). Bu nedenle adalet insanın nihai amacıdır. Adalet aynı zamanda mutluluğu getirmektedir (sh.31). Dolayısıyla, bir insan nefsinde üç yetinin fazilete sahip olması ile dördüncü fazilet yani adalet tecelli ettiğinde mutluluk ortaya çıkmakta ve bedenin dışındakilere ihtiyaç da ortadan kalkmaktadır (sh. 102). Buradaki mutluluğun denge ile dolayısıyla i’tidal-orta noktada olma yani adaletle ilişkili olduğu görülmektedir. Adalet her şeyin olması gereken yerde olması olarak tanımlandığı için bu yerin dışında olmak da zulüm olarak ifade edilmektedir. Zulüm de mutsuzluk getirmektedir. İnsan, birey olarak kendi yetilerinde adaletin tecelli etmesi için çaba sarf etmesi gerektiği gibi toplumda diğer insanlarla ilişkilerinde de adaletin tecelli etmesi için mücadele etmelidir ki nihayetinde erdemli/faziletli şehir var olabilsin ve varlığını sürdürebilsin.

Dolayısıyla, Farabi’nin erdemli şehrinin fazileti adalettir. Adalet önce insan nefsinde tecelli eder, sonra bu erdemli insan veya insanı kâmil aracılığıyla çevreye yayılır (sh.157): ‘…İnsan için bu, yani insanın kendisine karşı adaletli davranması ve bu fazileti kazanması gerçekleşince, onun dostlarına, ailesine ve kabilesine karşı adaletli davranması gerekir. Sonra o, bu davranışı, daha uzaktaki kişilere ve diğer canlılara kadar götürmek zorundadır. Bundan açıkça anlaşılmaktadır ki, insanların ek kötüsü kendisine, sonra dostlarına ve kabilesine, daha sonra da bütün insanlara ve canlılara haksızlık eden kişidir…’

Faziletlere bakışta İbn Miskeveyh her bir faziletin elde edilmesinde başka bir amaç için değil, sadece fazilet olduğu için onu talep etme ve ona göre davranmanın önemine sürekli vurguda bulunmaktadır. Bir başka deyişle, ikincil başka amaçlar için yapıldığında o davranışların aynı fazilete yol açmayabileceğine dolaylı olarak gönderme yapmaktadır. Örneğin iffet fazileti için ‘…Gerçekte iffetli adını alan kimse, yukarıda anlatılan iffetin hakkını tam olarak veren, onu başka bir amaç için değil, iffet olduğu için seçen ve bir fazilet olduğu için tercih eden…(sh.129-130) ifadesini kullanırken adalet fazileti için de benzer vurguda bulunmaktadır (sh.136): ‘Gerçekte adaletli kimse, işlerinde güçlerinde ve bütün durumlarında adil olur. O şekilde ki, bunlar arasında bir ölçüsüzlük bulunmaz. Sonra kendisinin dışında olan beşeri ilişkilerde de aynı sonucu gözetir. Bütün bunlarda bizzat adalet faziletine yönelir, başka bir amaç gütmez…’

İbn Miskeveyh özellikle toplu yaşamanın insanın bu erdem yolculuğunu tamamlamasında kritik olduğuna dikkat çekmektedir. Çünkü şehirdeki insanlar, bireyin bu doğrultuda gelişimine destek olmaktadır. Dolayısıyla, İbn Miskeveyh’e göre fazilet insani ilişkilerden uzaklaşarak değil, ilişkilerle yaşama devam ederken gösterilen gayretle ortaya çıkmaktadır. (sh.47): ‘…Öyleyse fazileti, zühdde, insanlardan uzaklaşarak dağlardaki mağaralara veya çöllerdeki manastırlara çekilmekte, ya da ülkeleri dolaşmakta görenler, saydığımız insani faziletlerden hiçbirini elde edemezler. Çünkü insanlara karışıp, kentlerde yaşamayanlarda, iffet, yiğitlik, cömertlik ve adalet kendini göstermez…’

Kitapta vurgulanan bir diğer husus, mizaçtan kaynaklanan tabii ahlak hariç, iyi alışkanlıkların kolay elde edilemeyeceği, bu nedenle bunların kazanılması için uzun bir döneme ihtiyaç olduğu ve bu dönemde zorlanılsa da sabırla vazgeçilmeden iyi alışkanlıkların yerleşmesi için kararlı olunmasına yönelik çağrıdır (sh.51). İnsan düşünen nefse sahiptir ve düşünen nefs eğitimi kabul etmekte ve dönüşmektedir (sh.67). Ancak, bu dönüşümün gerçekleşmesi ve faziletlerin elde edilmesi kolay değildir. Zaten İbn Miskeveyh’e göre rahatlık ne mutluluğu tamamlayan ne de mutluluğun sebeplerinden birisidir (sh.200). Bu bağlamda Aristo’ya sık sık atıfta bulunmaktadır (sh. 75-76): ‘İnsanların çoğu güzel işlerde sevdiklerini ileri sürerler, fakat sonra da bu konuda onların üstün olduklarını bildikleri halde, zahmete katlanmadıklarını, dolayısıyla rahatlık ve tembellikten hoşlanıp yenildiklerini görüyorum. Öyleyse sabır zahmetine katlanmayınca, tercih ettikleri ve üstün olduğunu bildikleri şeyi nasıl tamamlayacaklarını öğrenme yolunda sabır göstermeyince, onlarla güzel işleri sevmeyenler arasında bir fark olmaz.’

Kitapta bitki, hayvan, insan ve melek özelliklerinin karşılaştırılması da oldukça dikkat çekicidir. Kitabın ilgili bölümlerinde İbn Miskeveyh canlıların özelliklerini anlatırken bir önceki canlı kategorisinin (örneğin bitki) mevcut özelliklerine bir ilave yapıldığında nasıl bir sonraki canlı kategorisine (örneğin hayvan) dönüşeceğini ifade ederek her bir canlı türü için arayüzler tanımlamaktadır (sh.86-90). Bu nedenle her canlıyı bir alt ve bir üst kategoriye bağlayan yetiler vardır. Örneğin insanı bir alta yani hayvan kategorisine bağlayan yetiler öfke ve şehvet iken üst kategoriye yani meleklere bağlayan yeti akıldır (sh.90-91): ‘…Böylece yukarda ifade ettiğimiz gibi, insan, irade ve çalışıp çabalama ile faziletleri elde etmek için yatkınlık kazanır. Nihayet o, kendi ufkunun sonuna ulaşır. Kendi ufkunun sonuna ulaşınca da melekler ufkunun başlangıcına varır. İşte burası en üstün insan mertebesidir…’ Ancak, sadece insan için iki ara yüz söz konusudur. Yani, sadece insan faziletleri elde ederek ve adil olarak melekût âlemi ile ilişkili yeni bir tabakayla bağlantılı olabileceği gibi bu çizginin tam zıddında hareket ettiğinde hayvana ait yetiler daha ön plana çıkarak o kategorinin temsiline daha layık bir derekeye düşebilmektedir.

Sonuç olarak İbn Miskeveyh'in Tehzîbü'l-Ahlâk'ı, ahlâkı doğuştan getirilen değişmez karakter özellikleri olarak değil, eğitim, alışkanlık, irade ve süreklilik içinde inşa edilen bir yetkinleşme süreci olarak ele almaktadır. Bu nedenle eser, yalnızca faziletleri tanımlayan teorik bir ahlâk kitabı değil, insanın nefsini eğiterek adaleti önce kendi varlığında gerçekleştirmesini, ardından bu fazileti aileye, topluma ve bütün canlılara taşımasını hedefleyen kapsamlı bir ahlâk eğitimi modelidir. İbn Miskeveyh'in insanı hayvan ile melek arasında iradesiyle yönünü belirleyen bir varlık olarak konumlandırması, ahlâkın bilgi sahibi olmaktan çok sürekli bir eğitim ve karakter inşası meselesi olduğuna vurguda bulunması oldukça önemli ve yol göstericidir. Günümüzde ahlâk eğitiminin çoğu zaman bilgi aktarımına veya davranış denetimine indirgenmesi karşısında Tehzîbü'l-Ahlâk, gerçek eğitimin insanın iç dünyasında dengeyi, fazileti ve nihayet adaleti inşa etmeyi amaçlaması gerektiğini hatırlatan güçlü ve güncelliğini koruyan bir düşünce mirası sunmaktadır. Bu yönüyle Tehzîbü'l-Ahlâk, yalnızca geçmişe ait bir ahlâk klasiği değil, insanın kendisini eğitmeden toplumu dönüştüremeyeceğini hatırlatan zamansız bir ahlâk eğitimi manifestosu olarak bugün de dikkatle okunmayı hak etmektedir.

Haber Yorumları

Henüz Yorum Yapılmamış.

Sende Yorum yap

Son dakika haberler

En güncel ve en doğru, tarafsız haberin merkezi.