Dijital Dünyada Hakikatin Referansı Nedir?
İçinde yaşadığımız dijital dünyada sosyal medya platformlarında her türlü içerik dolaşıma girerek çok kolay erişilebilir olmaktadır. Üretken yapay zekâ teknolojileri ile içeriğin makine tarafından üretimi de artık mümkün hale gelmiştir. Artık içerik üretiminin maliyeti oldukça düşüktür ve dolaşımı da çok kolaydır. Dolayısıyla, dijital dünyada insanların muhatap olduğu veya maruz kaldığı devasa içeriğin hakikatle ilişkisi nasıl sağlanacaktır? Diğer taraftan, İslam düşünce tarihinde her şeyin kendisi ile doğrulandığı bir hakikat uzayı olarak tasarlanan nefsü’l-emr bu açmazda bir çıkış sağlayabilir mi? Bu yazıda bu soruların cevaplarını aramaya çalışacağız.
Nefsü’l-emr tartışmalarını takip ederken ortaya çıkan temel sorunlardan biri, oldukça incelikli ontolojik ve epistemolojik tartışmaların pratikte ne işe yaradığının ilk bakışta açık olmamasıdır. Bir önermenin doğru olmasının onun nefsü’l-emre mutabık olması anlamına geldiğini söylemek teorik olarak güçlü bir açıklama sunmaktadır. Fakat hemen arkasından daha zor bir soru ortaya çıkmaktadır: Bir önermenin nefsü’l-emre mutabık olup olmadığını nasıl bileceğiz? Eğer nefsü’l-emr bize bunu gösterecek somut bir yöntem sunmuyorsa, kavramın hakikati belirlemedeki işlevi nedir?
Bu soruya cevap verebilmek için doğruluğun ölçütü ile doğruluğu tespit etmenin yöntemini birbirinden ayırmak gerekiyor. Nefsü’l-emr esas olarak birincisiyle ilgilidir. Bir önermenin neden doğru olduğunu açıklamaya çalışır; fakat o önermenin doğruluğunu hangi yöntemle tespit edeceğimizi bize doğrudan söylemez. Bir hükmün doğru olması, onu düşünen veya ifade eden kişinin kanaatinden değil, hükmün şeyin kendinde bulunduğu hâle mutabakatından kaynaklanmaktadır. Buna karşılık bu mutabakatın nasıl tespit edileceği bilginin konusuna göre değişmektedir. Fiziksel dünyaya ilişkin bir iddiada gözlem ve deney, tarihsel bir iddiada belge ve şahitlik, matematikte ispat, mantıkta geçerli çıkarım, toplumsal olgular söz konusu olduğunda güvenilir veri ve araştırma yöntemleri devreye girmektedir. Dolayısıyla nefsü’l-emr bir doğrulama yöntemi değil, bütün doğrulama yöntemlerinin ulaşmaya çalıştığı nesnel zemine karşılık gelmektedir.
İnsan bir hüküm üretebilir, ona inanabilir ve başkalarını da ona inandırabilir. Hatta bir toplumun büyük çoğunluğu aynı hükmü benimseyebilir. Fakat bunların hiçbiri o hükmü kendiliğinden doğru hâle getirmez. Çünkü hükmün üretilmesi, kabul edilmesi ve doğru olması üç farklı durumdur. Nefsü’l-emr kavramının en önemli sonucu bunları birbirinden ayırmasıdır. Klasik dönemde bu ayrımın önemi özellikle zihinde bulunan ancak dış dünyada doğrudan karşılığı olmayan nesneler hakkındaki hükümlerde ortaya çıkıyordu. Matematiksel nesneler bunun en açık örneklerinden biridir. İhsan Fazlıoğlu’nun nefsü’l-emr teorisini matematik bilimler üzerinden okuması bu bakımdan önemlidir. Matematiksel nokta veya genişliği olmayan geometrik çizgi dış dünyada matematikçinin tasavvur ettiği saf biçimiyle bulunmaz. Buna rağmen bunlar hakkındaki hükümler keyfî değildir ve fiziksel dünyaya uygulanabilmektedir. Dolayısıyla doğruluk yalnızca haricî varlığa mutabakat şeklinde anlaşılamaz. Nefsü’l-emr, zihinde kurulmuş olmakla birlikte zihnin keyfî tasarrufuna indirgenemeyen hükümlerin nesnelliğini açıklayabilecek daha geniş bir doğruluk alanı sağlamaktadır.
Şemseddin Kîşî’nin yaklaşımı da tam bu noktada önem kazanmaktadır. Kîşî, nefsü’l-emri herhangi bir zihinsel tasarrufa bağlı olmaksızın şeyin kendi zatında bulunduğu hâl üzerinden açıklamaktadır. Böylece doğruluk, onu üreten zihinden bağımsızlaştırılmaktadır. Bir şeyi düşünmemiz onun öyle olmasını gerektirmediği gibi, bir şeyi düşünmememiz de onun öyle olmadığı anlamına gelmez. Aynı şekilde nefsü’l-emr yalnızca fiziksel dış dünyaya indirgenmediğinden matematiksel, mantıksal, mümkün veya imkânsız durumlar hakkında da nesnel hükümler kurulabilmektedir. Nefsü’l-emr böylece insan zihninin ürettiği hüküm ile o hükmün doğruluk şartını birbirinden ayıran epistemolojik bir sınır oluşturmaktadır.
Aslında nefsü’l-emrin günümüz açısından önemi tam da burada başlamaktadır. Çünkü dijital dünyada yaşanan büyük dönüşüm, tarihte belki de hiçbir dönemde olmadığı kadar bir önermenin üretilmesi ile bir önermenin doğru olması arasındaki mesafeyi sürekli büyütmektedir. Geleneksel bilgi dünyasında bilgi üretmek görece maliyetliydi. Bir kitap yazmak, bir gazete çıkarmak, araştırma yapmak veya içeriği geniş kitlelere ulaştırmak belirli kurumsal süreçlerden geçmeyi gerektiriyordu. Dijitalleşme önce içeriğin dolaşım maliyetini, üretken yapay zekâ ise bilgi görünümündeki içeriğin üretim maliyetini minimize etmiştir. Ancak, insanlık yeni bir meydan okumayla karşı karşıyadır. İçerik üretme kapasitesi artarken içeriğin doğruluğunu sınama kapasitesi daralmaktadır.
Sosyal medya bu dönüşümün ilk önemli aşamasını oluşturmuştur. Sosyal medya platformlarında hangi içeriğin görünür olacağını belirleyen temel mekanizma çoğu zaman onun doğruluğu değil, oluşturduğu etkileşimdir. Bir içeriğin paylaşılması, beğenilmesi, yorum alması ve kullanıcıyı platformda tutması onun dolaşım kapasitesini artırmaktadır. Böylece doğruluk ile görünürlük arasındaki geleneksel ilişki zayıflamaktadır. Doğru olanın görünür olması yerine, etkileşim oluşturanın görünür olduğu bir bilgi ortamı ortaya çıkmaktadır. Buradaki problem yalnızca yanlış bilginin yayılması değildir. Daha derin problem, doğruluğu belirleyen ölçütün değişmesidir. Çok paylaşılan, çok beğenilen ve sürekli karşımıza çıkan bir iddia zamanla doğruymuş gibi algılanabilmektedir. Başka bir ifadeyle etkileşim, farkına varmadan hakikatin yerine geçebilmektedir. Oysa nefsü’l-emr perspektifinden bakıldığında bir önermenin milyonlarca kez paylaşılması ile doğru olması arasında zorunlu hiçbir ilişki yoktur. Toplumsal kabul, hükmün nefsü’l-emre mutabakatının yerine geçemez.
Üretken yapay zekâ ile birlikte problem yeni bir aşamaya taşınmaktadır. Sosyal medya esas olarak mevcut içeriğin seçilmesi, sıralanması ve dolaşıma sokulmasıyla ilgiliyken üretken yapay zekâ doğrudan içerik üretmektedir. Büyük dil modelleri, çok büyük veri kümelerindeki örüntülerden hareketle dilsel açıdan son derece tutarlı, ikna edici ve güvenilir görünen metinler oluşturabilmektedir. Fakat burada kritik bir ayrım söz konusudur. Bir dil modelinin temel üretim mekanizması ile bir önermenin doğruluk şartı aynı şey değildir. Model, belirli bir bağlamda hangi sözcüğün veya ifadenin gelmesinin daha uygun olduğunu başarılı biçimde hesaplayabilir, ancak dilsel uygunluk kendi başına ontolojik veya epistemolojik doğruluk anlamına gelmez. Nefsü’l-emr kavramı tam bu noktada açılım sağlayabilir. Çünkü üretken yapay zekâ çağının temel epistemolojik problemi, bir önermenin nasıl üretildiği ile onun neden doğru olduğu arasındaki farktır. Yapay zekâ “X böyledir” şeklinde son derece ikna edici bir cümle üretebilir. Fakat X'in gerçekten öyle olup olmadığı, o cümlenin üretildiği algoritmik süreçten bağımsız bir meseledir. Nefsü’l-emr diliyle söylersek, yapay zekânın ürettiği hüküm de tıpkı insan zihninin ürettiği hüküm gibi kendisinin dışında bir doğruluk ölçütüne muhtaçtır.
Bu nedenle nefsü’l-emrin günümüzdeki pratik değerini doğrudan doğruyu bulmamızı sağlayan bir yöntem olmasında aramak yerine, doğruluk iddiasını disipline eden bir ilke olmasında aramak daha anlamlı görünmektedir. Nefsü’l-emr bize neye inanacağımızı doğrudan söylemez; fakat neden inandığımız ile bir şeyin neden doğru olduğu arasına epistemolojik bir mesafe koyar. Bir önermenin üretilmesi, kabul edilmesi ve doğru olması birbirinden farklıdır. Sosyal medya bir önermeyi görünür hâle getirebilir; toplum onu kabul edebilir; yapay zekâ onu son derece ikna edici biçimde ifade edebilir. Fakat bunların hiçbiri tek başına önermenin doğruluğunu garanti etmez.
Diğer taraftan, burada başka bir önemli soru ortaya çıkmaktadır. Dijital dünyada nefsü’l-emr neye karşılık gelmektedir? Bu soruya tek bir kaynak veya veri tabanı göstererek cevap vermek mümkün değildir. Nefsü’l-emri günümüzde Google, Wikipedia, bilimsel veri tabanları veya başka bir dijital bilgi kaynağıyla özdeşleştirmek kavramı yanlış anlamak olur. Bunların tamamı bilgiye ulaşmamızı sağlayan araçlar ve kaynaklardır; fakat hiçbiri nefsü’l-emrin kendisi değildir. Çünkü onların içerdiği bilgiler de yanlış olabilir ve dolayısıyla onların da doğruluğunun sınanması gerekir. Bu bağlamda belki de nefsü’l-emrin dijital çağda bir karşılığını aramaktan ziyade, dijital çağdaki epistemolojik işlevinin ne olabileceğini sormak daha isabetli olacaktır. Bu işlev, üretilen içerikten bağımsız bir doğruluk zemininin varlığını kabul etmek ve her bilgi iddiasını bu zemine mutabakat bakımından sınamaktır. Bu ayrım özellikle önemlidir. Çünkü aksi hâlde nefsü’l-emri modern dünyadaki güvenilir kaynak kavramıyla eşitleme tehlikesi ortaya çıkar. Güvenilir kaynak ile nefsü’l-emr aynı şey değildir. Kaynak bizi hakikate ulaştırabilecek bir vasıtadır, ancak nefsü’l-emr kaynağın kendisinin de doğruluğunun nihai olarak bağlı olduğu zemindir. Bir bilimsel makale yanlışlanabilir, bir resmî veri düzeltilebilir, bir ansiklopedi maddesi hatalı olabilir. Dolayısıyla epistemik kaynaklarımız ile hakikatin kendisini birbirinden ayırmak gerekir.
Bu çerçevede dijital çağdaki bilgi sürecini belki de üç katmanlı düşünmek gerekiyor. İlk katmanda içerik üretimi vardır. İnsan, sosyal medya kullanıcısı veya üretken yapay zekâ bir önerme üretir. İkinci katmanda doğrulama araçları bulunur: belgeler, veriler, bilimsel araştırmalar, gözlem, deney, mantıksal çıkarım, ispat ve güvenilir kaynaklar. Üçüncü ve nihai düzeyde ise bütün bu faaliyetlerin ulaşmaya çalıştığı şeyin kendinde bulunduğu durum, yani nefsü’l-emr vardır. Üretken yapay zekânın yaygınlaşması, nefsü’l-emr kavramının önemini azaltmak yerine artırmaktadır. Çünkü içerik üretmenin maliyeti düştükçe doğrulamanın değeri yükselmektedir. Binlerce insanın yıllar boyunca üretebileceği metin miktarının birkaç dakika içinde üretilebildiği bir ortamda temel sorun artık bilgiye ulaşmak değil, üretilen içerik içerisinden doğru olanı ayırt etmektir. Dolayısıyla dijital çağın kıt kaynağı giderek bilgi olmaktan çıkıp doğrulanmış bilgi hâline gelmektedir. Nefsü’l-emr tartışmasının yüzyıllar sonra yeniden anlam kazanabileceği yer tam da burasıdır. Klasik İslam düşünürlerinin problemi, zihnimizde oluşturduğumuz hükümlerin hangilerinin gerçeklik hakkında nesnel bilgi verdiğini açıklamaktı. İnsan zihnine ilave olarak makinelerin de muazzam miktarda bilgi-hüküm üretmeye başladığı dijital dünyada üretilen bilgi-hüküm neye göre doğrudur?
Nefsü’l-emrin dijital çağdaki değeri bize hangi bilginin doğru olduğunu doğrudan göstermesinde değil, doğruluğun kaynağını bilgi üretim mekanizmasının dışına taşımasında aranmalıdır. Sosyal medya açısından bu, etkileşimin ve görünürlüğün; üretken yapay zekâ açısından ise olasılıksal uygunluğun, dilsel tutarlılığın ve ikna ediciliğin hakikatin ölçütü olamayacağı anlamına gelir. Nefsü’l-emr bu bağlamda bize doğru hakkında konuşabilmenin ön şartını vermektedir: Hakikat, onu üreten veya dile getiren mekanizmadan bağımsız olmalıdır. Bu açıdan dijital çağın temel epistemolojik problemi artık bilgi veya içerik üretmek değil, üretilen hükümlerin nefsü’l-emre mutabakatını nasıl tespit ve teyit edeceğimizdir. İçerik üretiminin neredeyse sınırsız hâle geldiği bir dünyada asıl kıt kaynak bilgi değil, hakikatle bağı doğrulanmış bilgidir.
Sende Yorum yap