s

EVET, NEREDE KALMIŞTIK?

İşte yine, işte yeniden!

İşte vuslatın hazan hali, sözcüklerde buluşmanın, satırlarda kavuşmanın keyfi, türlü duygular mozaiği...

Ne demişler; ‘Yakınlaşmak için bazen uzaklaşmak gerekir’. Uzaklaşmak, belki de yakınlaşmanın gereğidir. Kısa bir arada sonra buradayız işte yeniden. Koca bir yaz geldi geçti, sonbahar desen o da toparlanıp gidecek yakında. Hayat mola falan dinlemiyor, akışta hep, debisini arttıra arttıra! Ayrı olduğumuz zamanda şunu anladım ki hayat tüm gürültüsüne, harala gürelesine rağmen en çok insanın içinde yaşanıyor. Bir çocuğun geleceğe dair kurduğu hayallerde, bir annenin evladına duyduğu endişede, emeğinin karşılığını almak isteyen bir çalışanın sessiz mücadelesinde, yarın daha iyi olacak diye kendini teselli eden bir insanın tükenmez ümidinde!

Ve bütün bunların ortasında, her şeye rağmen devam edebilme gücümüzde!

O yüzden yalnızca ne olduğunu değil, olanların bizi neye dönüştürdüğünü de görmek gerekiyor. Çünkü belki ne olduğunu fark etmek, içinde bulunduğumuz hızlı tüketim ve tükenişliğin temelini oluşturuyor. Günümüz dünyasında her şeyin bir hızı var, haberlerin, tartışmaların, öfkelerin, hatta unutmanın bile! Sabah konuştuğumuz bir olay, akşam başka bir gündemin gölgesinde kalabiliyor. Dün bizi derinden sarsan bir acı, bugün birkaç satırlık bir hatıraya dönüşebiliyor. Kendimize yetişmeye çalışırken, derdimizi anlatmaya, sesimizi duyurmaya çalışırken karşımızdakini dinlemeye vakit ayıramıyoruz. Sokakta yürüyen insanları, yüzlerdeki yorgunluğu, gözlerdeki umudu, bir türlü bitmeyen geçim telaşını, yarınlara ilişkin kaygıları dehşetle izlerken öte yandan kendi küçük mutluluklarını kurmaya çalışan insanların, kediye- köpeğe- kuşa üzülen vicdanların olduğunu bilmek, hayatı yaşanabilir kılıyor.

İşte yıllardır olduğu gibi bu sezonda da ülke ve dünya gündemini, toplumsal meseleleri, değişen hayatı, bizi düşündüren gelişmeleri paylaşacağız. Bazen itiraz edeceğiz bazen sorular soracağız, bazen de hepimizin bildiğini sandığı bir gerçeğe başka bir pencereden bakacağız. Belki bazen bir olayın içindeki çelişkiyi, gündelik hayatın gözden kaçan ayrıntısını, belki de hepimizin içinde taşıdığı ama bir türlü kelimelere dökemediği duyguları birlikte keşfedeceğiz. Aynı fikirde olmasak da aynı mesele üzerinde düşüneceğiz. Valla gerekirse kavga edeceğiz gerekirse bir olup kükreyeceğiz.

Sizi bilmem de ben çok özlemişim, yazmayı- anlatmayı- sanki karşımdaymışsınız gibi susmaksızın konuşmayı!

Önümüzde konuşacağımız çok şey, soracağımız çok soru, birlikte düşüneceğimiz çok mevzu var. O halde sadece kaldığımız yerden değil, biriktirdiklerimizin içinden yeniden başlayalım.

Beni bekleyenlere, yazılarımı özleyenlere, bu arada kendi hayatının telaşı içinde bugün ilk kez bu satırlarla karşılaşanlar!
Hepinize tüm kalbimle Merhaba!

Hoş geldim yeniden!

Hoş geldiniz!

***

DÜNYA ÇILDIRMIŞ OLMALI

Gerçekten sadece insanlar değil, dünya çıldırdı artık!

Can korkusuyla evlerden çıkamadığımız pandemi günlerini çarçabuk unutup savaşlara, dolandırıcılıklara, cinayetlere, kavga dövüşlere geri döndük malum. Her gün bir olay, bir hırsızlık, bir vicdansızlıkla karşı karşıya, tek parça çıktığımız eve sağ salim gelecek miyiz telaşıyla yaşadığımız şu dünyanın şirazesi, hayli kaymış durumda!

Hele de başta Fransa olmak üzere Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden gelen olaylara bakınca!

Kırılmış vitrinler, yağmalanmış dükkânlar, ateşe verilmiş sokaklar, birbirine karışan çığlıklar ve ne olduğunu anlamaya çalışan şaşkın insanların yüzleri...

Sanki lisede tarih dersindeyim, konu Fransız İhtilali!

İhtilalin, ikinci ve modern çağ hali!

Daha dün hayatın olağan akışı içinde insanların alışveriş yaptığı, gençlerin kol kola yürüdüğü, esnafın sabah kepengini açarken kazancının hesabını yaptığı sokaklar, bugün kocaman bir öfkenin enkazına dönüşüyor. Ve tam da burada akla şu soru geliyor, acaba insan hangi noktada kendi öfkesinin esiri hâline geliyor?

Bu soruyu sorarken siyasetin kapısını aralamak istemiyorum. Çünkü bazı meseleler, siyasi görüşlerin çok ötesinde, doğrudan insanın vicdanına dokunuyor. Asıl konuşmamız gereken de belki de tam olarak bu!

İnsanların geçim sıkıntısı çekmesi, gelecek kaygısı taşıması, kendisini duyulmamış veya anlaşılmamış hissetmesi elbette üzerinde düşünülmesi gereken gerçeklerdir. Öfkenin, bazen bir birikimin bazen de hayal kırıklığının ve çaresizlik duygusunun dışavurumu olduğu inkâr edilmez. Peki bir insanın yaşadığı haksızlık duygusu, başka bir insanın emeğini yok etme hakkı verir mi? Ya da bir dükkânın camını kırmak, bir başkasının hayatındaki hangi sorunu çözer? Bir mağazayı yağmalamak, bir ailenin geleceğine ne kazandırır? Bir sokağı ateşe vermek, karanlıkta kaldığını düşünen insanlara gerçekten ışık tutabilir mi?

İzlerken, yağmacıların eylemlerini, ne amaç ve saikle yaptıklarını anlamaya çalışırken dükkân sahiplerinin hissettiklerini de düşündük mü acaba? Kepengi açtığında karşılaştığı manzara, yalnızca maddi kayıp değil, güven duygusunun, huzurun ve emeğinin de yaralanması aslında!

İnsan öfkelenebilir, bazen sesini duyuramadığını düşünebilir. Tutamayıp kendini hayatın adaletsizliğine isyan da edebilir. Bunların hepsi çok insanidir. Ama öfke ile vicdan arasındaki çizgiyi kaybedince en haklı talep dahi anlamını yitirebilir.

Bundan sebep mevzuyu yalnızca kırılan camlardan, yakılan araçlardan veya boşaltılan raflardan ibaret görmemek gerekir. Asıl kayıp, insanların birbirine duyduğu güvenin zedelenmesidir.

Ve güven bir kez sarsıldığında onu yeniden sağlamak, bir dükkânı onarmaktan, pahalı bir çantadan, saatten daha meşakkatlidir.

Yalnız neymiş, medeniyet yalnızca yüksek binalarla, gelişmiş teknolojiyle, güçlü ekonomilerle veya görkemli caddelerle ölçülmezmiş. Hani girmek için çok uğraştığımız Avrupa Birliği’ne girmiş olmak da medeniyete işaret etmezmiş. Medeniyet, yalnızca sahip olduklarımız değil, aynı zamanda sahip olduklarımızı kaybetme ihtimaliyle karşılaştığımızda nasıl hareket ettiğimizmiş.

Bir insanın eline fırsat geçtiğinde ne yaptığı kadar, öfkelendiğinde ne yapmadığı da karakterini gösteriyor gerçekten. İşte bu olsa gerek, sosyologların toplumsal olgunluk dedikleri;

İnsanın, kendi sıkıntısını başkasının felaketine dönüştürmemeyi başarabilmesi!

Belki de en büyük güç, yıkabilecek durumda olduğumuz hâlde yıkmamayı seçebilmek!

Şiddeti reddetmek, insanların sıkıntılarını görmezden gelmek anlamına gelmiyor ki!

Sadece herkesin bilmesi gereken bir sınır vardır o da bir kimsenin öfkesinin, bir başkasının hayatını güvensiz hâle getirme hakkını kendiliğinden doğurmayacağıdır.

Belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey, birbirimizi dinlemeyi yeniden öğrenirken ortak vicdanımızı da koruyabilmektir. Çünkü insanlar birbirini duymadığında öfke büyür, öfke sınırlarını kaybettiğinde ise en çok insanlık zarar görür.

Gelin başka pencereden bakalım, dünya bugün bize yalnızca huzursuz sokakların görüntülerini sunmuyor. Aynı zamanda bir insanlık muhasebesi yapmamız için de fırsat veriyor. Neye kızdığımızı, neyi savunduğumuzu, hangi değerleri korumak istediğimizi ve bütün bunları yaparken kim olduğumuzu yeniden düşünmemizi istiyor. Belki de hepimizin kendisine sorması gereken soru şudur; ‘Daha iyi bir dünya isterken onu daha kötü hâle getiren davranışların bir parçası mı oluyoruz yoksa bütün zorluklara rağmen insan kalmayı başarabiliyor muyuz?’

Çünkü dünyanın daha yaşanabilir bir yer olması, yalnızca büyük kararlarla değil, milyonlarca insanın her gün verdiği küçük kararlarla da mümkün!

Bir şehrin ışıkları sönebilir, sokakları ateşe verilebilir, vitrinleri kırılabilir. Ama bütün bunların ardından yeniden ayağa kalkabilmesini sağlayan şey, tadilatın ya da yeniden dökülecek betonun gücü değil, insanların birbirine duyacağı güvendir. Çünkü bir şehri yeniden inşa etmek için ustalar, bir toplumu yeniden ayağa kaldırmak için ise vicdanlı insanlar gerekir.

Ve insanlığın gerçek ölçüsü, ne kadar güçlü olduğumuz değil,

Gücümüzü kullanırken ne kadar insan kalabildiğimizdir!

***

PABUÇ

Hayatın kendine özgü bir terazisi var; Kimi zaman ekmeği tartıyor, kimi zaman emeği! Bazen itibarı tartıyor bazen de insanın kendini ne kadar vazgeçilmez sandığını!

Ne var ki bu terazinin her zaman adaletle çalıştığını söylemek zor. Bazen çok çalışan geride kalıyor, az üreten öne geçiyor. Bazen yılların birikimi bir anda değersizleşiyor, bazen de dün kimsenin yüzüne bakmadığı biri, bugün herkesin kapısını çaldığı bir isme dönüşüyor. İşte tam da böyle zamanlarda aklıma, dilimizin eskimeyen deyimlerinden biri geliyor;

Rivayete göre Osmanlı döneminde ayakkabıcılık, yalnızca bir meslek değil ustalığın, emeğin ve itibarın sınandığı bir zanaattı. Bir ayakkabı ustası, yaptığı her ayakkabıyla aslında kendi adını ortaya koyardı. Malzemenin kalitesi, dikişin sağlamlığı, işçiliğin inceliği ve müşterinin memnuniyeti, onun çarşıdaki itibarıydı. Çünkü o günlerde ustaların en değerli sermayesi, dükkândaki maldan önce adıydı. Eğer bir ayakkabı kısa sürede yırtılır, kusurlu çıkar ya da müşterisini memnun etmezse, rivayete göre o ayakkabıyı yapan ustanın pabucu dükkânının damına atılırdı. Bu, ustaya yönelik sembolik bir uyarıydı. Hem yapılan işin kalitesizliğini gösterir hem de müşteriye karşı sorumluluğu hatırlatırdı. Başka bir deyişle, yapılan işin hesabı sorulurdu. Zamanla bu hikâye dilimize yerleşti. Birinin yerine başkasının tercih edilmesi, gözden düşmesi ya da eski değerini kaybetmesi, “pabucu dama atılmak” diye anılır oldu.

Günümüzde de pek çok kişinin pabucu dama atılıyor. Kimi zaman bir makamda, kimi zaman bir kurumda, kimi zaman siyasetin koridorlarında, kimi zaman da hayatın tam ortasında!

Dün alkışlananlar bugün eleştiriliyor. Dün el üstünde tutulanlar bugün görmezden geliniyor. Bir zamanlar sözü dinlenenler, bir bakıyorsunuz, artık konuşsa da duyulmuyor.

Peki, neden?

Gerçekten işlerini kötü yaptıkları için mi?

Yoksa zamanın değişen dengeleri, güç ilişkileri ve yeni tercihler, birilerini bir anda gözden çıkarmayı mı gerektiriyor?

Gündemin en hızlı tükettiği şey, İtibar!

Bugünün dünyasında gündem baş döndürücü bir hızla değişiyor. Sabah göklere çıkarılan biri, akşam eleştiri oklarının hedefi olabiliyor. Dün manşetlerden inmeyen bir isim, bugün birkaç satırla geçiştirilebiliyor. Bazen bir insanı yıllarca verdiği emekle değil, birkaç dakikalık önyargıyla değerlendiriyoruz. Bazen de birinin pabucunu dama atmak için gerçeği öğrenmeye gerek duymuyoruz. Velhasıl pabucu dama atılmak, yalnızca bir deyim değil, insanın değerinin nasıl ölçüldüğüne ilişkin bir parametre. Pabucun nerede olduğu değil, neden orada olduğu asıl mesele! Eski çarşıların hikâyesinden bugüne kalan en önemli soru da bu bence; Bir insan neden gözden düşer?

Yaptığı işin hakkını veremediği için mi, yoksa yaptığı işin hakkını verdiği hâlde birilerinin beklentilerine uymadığı için mi?

Hayat, kimseye sonsuza kadar aynı yerde kalacağının sözünü vermiyor. Alkışlar susuyor, makamlar el değiştiriyor, kalabalıklar dağılıyor. Dün etrafında pervane olanlar, bugün selam vermeden yanından geçebiliyor. Bir zamanlar vazgeçilmez olduğunu düşünen insan, bir gün kendisini hatırlayan tek bir kişi bile kalmadığını görebiliyor. İşte o gün, insanın gerçek değeriyle yüzleştiği gündür. Bu yüzden bugün bir başkasının pabucuna bakmadan önce, yarın kendi kapınızın önünde neyle karşılaşacağınızı düşünün. Çünkü bence hayatın en büyük adaleti, herkesi bir gün aynı yere getirmesi değil, insana başkasına yaşattığı duyguyu illa kendisine de yaşatmasıdır.

Ve asıl mesele, kimin pabucunun dama atıldığı değil,

O pabucun kalbinde bıraktığı izdir!

Çünkü ‘pabuç pahalı’ diyen atalar, boşuna söylememişlerdir!

***

HAFTANIN EN’LERİ;

Haftanın Dili; Uyluktan yapılan dil! Tabi böyle deyince biraz tuhaf oldu ama sözlük anlamıyla da doğru! Dilindeki yaranın uzun süre iyileşmemesi sebebiyle doktora giden hastanın dil kanseri olduğu anlaşıldı. Yapılan ameliyatla 68 yaşındaki hastanın kanserli dilinin yarısı alındı, a eksik kalan bölge de uyluğundan alınan damarlı dokuyla yeniden yapılandırıldı. Orijinalinden ayırt edilemeyecek bir dil yaptıklarını belirten doktorlar, hastanın yutma, konuşma gibi reflekslerinin aynen korunduğunu belirttiler! Valla gerçekten büyük başarı hele de bizim gibi dilini tutma konusunda pek de başarılı olmayan bir toplum için takdire şayan bir durum!

Haftanın Vasiyeti; Yılın vasiyeti, asrın derdine dönüştü! Türk sinemasının efsane isimlerinden Kadir İnanır’ın hayatını kaybetmesinin ardından tüm mal varlığını hayat arkadaşı Jülide Kural'a bıraktığının ortaya çıkmasıyla miras tartışmaları da gündeme gelmişti. Aradan geçen zamana rağmen miras krizi durmadı, mirasçılar arasındaki gerginlik durulmadı! Özellikle yeğeni Levent İnanır’ın Kural’a karşı tepkisi sürerken, konu yargıya taşındı! Usta oyuncu, malvarlığını hayatını paylaştığı kişiye bırakmış, ne var bunda anlamıyorum! Kendi kazandığı parayı, istediğine bırakır, kime ne! İnanılır gibi değil yeğenlerinin tepkisi, ayıbın daniskası! Sözüm yeğen İnanır’a; ‘Sevgi neydi, sevgi emekti’ Kim emek gösterdiyse hakkını alır, ‘miş gibi’ yapanların sonu da işte ortadadır!

Haftanın Zekası; Ben diyeyim yapay zeka, siz anlayın geri zeka! Hindistan’ın Uttah eyaletinde 10 yıl önce işlediği iddia edilen bir cinayetten sıyrılmak isteyen sanık, yapay zeka kullanarak kendini ölü olarak gösterdi! Bir keçinin cenaze törenini düzenledi ve yapay zeka aracılığıyla bu görüntüleri kendi bedenine aitmiş gibi düzenledi. Cesedin yakılma ritüeliyle kayıtlardan tamamen silindiğini düşünen sanık, 1,5 yıl rahatça dolaşmasının ardından yakayı ele verdi! Söyleyecek çok söz var da tercihimi altından yana kullanıyorum ve sükutu seçiyorum, gerisini size bırakıyorum!

Haftanın Gıdası; Kimchi! Kimdi demedim, kimchi dedim :) Kore mutfağının en önemli yemeklerinden biri olan kimchi, tıp dünyasında mucize olarak kabul ediliyor! Fermente edilmiş sebzelerden oluşan bu yemeğin içindeki probiyotik ve lifler, bağırsak sağlığını, sindirimi ve bağışıklık sistemini destekliyormuş! Bu yüzden de bilim insanları kendisine, ‘süper gıda’ diyormuş! Ben Kore’yi sadece kozmetikte 1 numara sanıyordum meğer hem yediğimizde hem sürdüğümüzde zirvedeymiş Kore! Aferin be!

Haftanın Kutlaması; Sadece haftanın, ayın, yılın değil tüm zamanların en özel en kutsal kutlaması! En medeni, en demokratik ve uygar yönetim biçimi olan cumhuriyetin ilan edilişinin 103. Yılını kutlayacağımız bir bayramı! 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı! "Egemenlik kayıtsız şartsız millete aittir" ilkesiyle yönetim yetkisinin saraydan veya padişahtan alınarak doğrudan halka verildiği 29 Ekim 1923, bir ülkenin kaderinin yeniden yazıldığı, bir devrin kapanarak medeniyete kapının açıldığı bir tarih hatta bir tarihten fazlası! Hepimize kutlu olsun, mutlu olsun!

Categories: EVET, NEREDE KALMIŞTIK?

Haber Yorumları

Henüz Yorum Yapılmamış.

Sende Yorum yap

Son dakika haberler

En güncel ve en doğru, tarafsız haberin merkezi.