‘Made in Europe’da insani dram?
Başlığı okurken içinizden “Yine mi Made in Europe?” diye geçirmiş olabilirsiniz. Hatta bu hususta takıntılı olduğumu da düşünebilirsiniz. Ancak Avrupa Birliği Komisyonu’nun hazırladığı “Sanayi Hızlandırma Yasa Tasarısı”nın sadece Türkiye’yi dışlayan boyutu değil; insani yardım ve kalkınma programlarını da sekteye uğratacak absürt tarafı üzerinde durmak şart.
Brüksel’de düzenlenen ve uzun zamandır tanık olmadığımız şekilde Türkiye’nin üç büyükelçisinin kolektif aklı ile çabasını yansıtan muhteşem 29 Ekim resepsiyonunda, BM’de görev yapan orta düzey yetkililerle bir araya gelme fırsatı buldum. AB’nin Made in Europe yaklaşımı sanayi ve ticarette iç üretimi korumayı amaçlarken, BM’nin kalkınma ile yardım operasyonlarını doğrudan baltalayacak bir boyuta ulaşmış durumda. Nitekim BM Genel Sekreteri António Guterres de bu konudaki derin kaygılarını dile getirmiş. Ancak Avrupa Komisyonu adeta “nuh diyor, peygamber demiyor”.
Zaten AB’nin 2028-2034 bütçe döneminde dış yardım kaynaklarını yüzde 17 (yaklaşık 38 milyar avro) azaltmayı hedeflemesi başlı başına bir kriz sebebi. Guterres, AB fonlarının yalnızca Avrupalı aktörlere değil; ihtiyacın en yakıcı olduğu bölgelere ve en yetkin kurumlara yönlendirilmesi gerektiğini vurguluyor. Aksi hâlde UNICEF, UNHCR ve WFP gibi yapıların kriz alanlarındaki operasyonel kapasitesi çökecek. Nitekim WFP, 2026 itibarıyla kadın ve çocuklara yönelik gıda programlarını kısmak zorunda kaldığını açıkladı. AB’nin Made in EU kuralını insani yardım ve kalkınma sahasına dayatma çabası, küresel insani yardım aktörlerinin devre dışı kalmasına yol açacak. Avrupa Parlamentosu Kalkınma Komitesi’nin olumsuz görüşüne rağmen Komisyon geri adım atmıyor.
Kısa vadede düşündüren, uzun vadede ise ciddi kaygı uyandıran husus şu: AB, sözünün arkasında durma konusunda istikrarsız bir yapı olduğu için bu uygulamayı hayata geçirse bile, yarattığı tahribatı gördüğünde sessizce rafa kaldıracaktır. Fakat o an geldiğinde iş işten geçmiş olacak. Mart 2007’deki “20-20-20” hedeflerinden Yeşil Mutabakat’a, Startup Hızlandırma Yasası’ndan 1500’er kişilik AB Muharebe Gruplarına kadar uzanan liste bunun örnekleriyle dolu. Avrupa Komisyonu, korumacı olmaya çalışırken kantarın dozunu kaçırıyor ve tamamen dışlayıcı bir tutuma bürünüyor. Bu kafayla en büyük zararı yine kendisi görecek.

Brüksel’de muhteşem 103. yıl
Türk diplomasisinde Brüksel son derece stratejik bir konuma sahiptir; zira Paris ve Viyana gibi aynı kentte üç Türk büyükelçisini barındıran ender merkezlerdendir. Paris doğumlu biri olarak çocukluğumdan hatırladığım kadarıyla elçiliklerdeki milli bayram resepsiyonları oldukça klasik bir çizgide gerçekleşirdi. Ailemden ya da sonraki öğrencilik veya gazetecilik yıllarımda, ev sahibi ülkenin veya uluslararası kurumların üst düzey isimlerinin bu davetlere yoğun katılım gösterdiğine pek tanık olmamıştım Brüksel’de.
Ancak bu yıl Brüksel’deki 29 Ekim resepsiyonu diplomatik açıdan tam anlamıyla muhteşemdi. Türkiye’nin Belçika nezdindeki Büyükelçisi Barış Tantekin, AB nezdindeki Daimi Temsilcisi Büyükelçi Yaprak Balkan ve NATO Daimi Temsilcisi Büyükelçi Basat Öztürk’ün kolektif aklı ve ortak çabasıyla görkemli bir etkinlik hayata geçirildi. Anlamı derinleştiren asıl unsur ise her üç sefirin de kendi görev alanlarındaki en üst düzey konukları ağırlayabilmesiydi. NATO Genel Sekreter Vekili Radmila Šekerinska ile AB Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Marta Kos davete katılarak birer konuşma yaptılar. AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in Ankara’nın Libya ile imzaladığı deniz yetki alanları üzerinden Türkiye’yi eleştirdiği bir dönemde Kos’un katılımı son derece kıymetliydi. Keza Made in Europe tartışmalarının sürdüğü bir vasatta Šekerinska’nın Türkiye’nin stratejik önemine vurgu yapması da aynı derecede kritik bir mesajdı.
Üç büyükelçimizin el ele vererek imza attığı bu diplomatik başarıyı kutlamak da bizlere düşer.
Sende Yorum yap