Yayaların Zaferi
“Gelişmiş bir şehir, yoksulların bile otomobil kullandığı değil, zenginlerin bile toplu taşıma kullandığı şehirdir.”
-Enrique Penalosa
Yaklaşık 10 gündür Londra’dayım, bu seferki ziyaretimde ilginç bir olaya denk geldim: geçtiğimiz Pazartesi’nden itibaren ikonik Oxford Caddesi trafiğe kapatıldı. Mevzubahis caddede daha önce bulunmuş olanlar, kaldırımlarda nasıl bir insan seli olduğunu bilirler. Herkes acele içinde koşar adımlarla ilerler, hele bir de iş çıkışına denk gelirseniz yandınız, akıntıya kapılmış şekilde sürüklenirsiniz. Hal böyle olunca çözüm olarak caddenin yayalaştırılması gündeme gelmişti. Elbette bu durumdan hoşnut olanlar kadar muzdarip olanlar da var. Ben de biraz bu konuya değinerek yayalaştırma konusuna genel olarak değinmek istiyorum.
Yayalaştırmanın olumlu yanı insanların daha rahat ve güvenli şekilde kentin önemli caddelerinde dolaşabilmeleridir. Ancak özellikle Oxford gibi çok merkezi bir konumda olan bir caddenin tamamen trafiğe kapatılmasının yan etkileri de oluyor. A noktasından B noktasına gitmeye çalışan araçların rotası değişmek zorunda kalıyor. Öte yandan yıllarca kentin kültürünün bir parçası olan aktiviteler ortadan kaldırılmış oluyor. Tabii unutmamak lazım ki yürümekte zorlanan yurttaşlar için de başka bir sorun yaratılıyor. Toplu taşıma kullanmak istemeyenler ana caddelerden uzaklaştırılıyor.
İzmir Kordon sadece yayaların olsa?
İzmir özelinde düşünürsek aslında yayalaştırmaya yabancı bir şehir değil. Kıbrıs Şehitleri, Karşıyaka Çarşısı ve Kemeraltı’nın çoğunluğu uzun süredir araç trafiğine kapalı olarak kullanılıyor. Ancak yayalaştırılması düşünülebilecek Kordon gibi başka caddelerden bahsedebiliriz. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 2025 yılında tamamlanan Sürdürülebilir Kentsel Ulaşım Planı aslında yaya dostu ve erişilebilir şehircilik anlayışına göre düzenlenmiştir. İleride, belki en azından belirli saatlerde, Kordon’un sadece yayalara ait olduğunu görebiliriz.
Yalnız burada önemli bir soruyu da sormamız şart: Bir kentte kamusal alanların kullanım önceliği kimlere ait olmalıdır? Geride bıraktığımız yüzyılda otomobil ulaşımın öncelikli, hatta tek aracıydı. Otomobil bireysel özgürlüğün ve gelişmişliğin sembolüydü. Ancak bu anlayış 21. Yüzyılda tersine döndü; otomobil geri kalmışlığı, toplu taşıma ise geleceği simgelemeye başladı. Çevresel kaygılar da elbette bu dönüşümde etkili oldu. Dünyanın büyük metropollerinde, özellikle turistik bölgelerde artık otomobil sanki ayıp bir şeymiş gibi görülüyor. Uçan arabaya yetişir miyim bilmiyorum ama ancak öyle dramatik bir değişim olana dek yayalar otomobillere karşı savaşı kazanmış görünüyor.
Bir uygarlık göstergesi: Trafik
Bir ülkenin uygarlık seviyesinin en önemli göstergelerinden birisi, hatta bence belki de en önemlisi trafiktir. Bireylerin kurallar çerçevesinde birbirlerine davranışlarını yansıtır. Eğer yakalamayacağınız garanti olsa yapar mıydınız sorusunun gerçek hayattaki karşılığıdır. Bir bakıma özgürlük gece 3’de yollar bomboşken kırmızı ışıkta tek başına beklemektir diyebiliriz. Trafikte başkalarının hakkını yiyenler, bencil ve agresif davrananlar hayatın diğer alanlarında da bu özelliklerini gösterirler. Bu tabii başlı başına ayrı bir yazı konusu olur ancak kent planlaması yapılırken fiziksel hesaplamaların dışında felsefi açıdan da düşünmek gerekir.
Y Raporu:
Artık iki katlı meşhur kırmızı otobüsler veya “black cab’ler” ile Oxford Caddesi’nden Piccadily’e gitmek mümkün olmayacak. Peki İzmir’de sizce araçla geçmenin nostaljiye dönüşmesi gerek yer var mı, varsa neresi?
Sende Yorum yap