Arap Camii
Galata’nın tarihî dokusu içinde yükselen Arap Camii, kiliseden camiye uzanan geçmişi, Gotik mimarisi veyüzyıllar boyunca geçirdiği dönüşümlerle İstanbul’un özgün yapılarından biridir. Bu tarihî yapının benim için unutulmaz bir anısı da vardır..

İstanbul’un, kentte yaşayanlar tarafından pek de farkına varılmayan önemli yapılarından biri olan Arap Camii, ne yazık ki gereken ilgiyi görmemektedir. Her ne kadar “Arap Camii” adıyla bilinse de bu yapı, bir kilise olarak inşa edilmiş ve İstanbul’un fethinden sonra muhtemelen 1475-1478 yılları arasında camiye çevrilmiştir. Sultan II. Bayezid döneminde (1481-1512) İspanya’dan göç ederek bölgeye yerleştirilen Müslümanlara tahsis edildiği için de “Arap Camii” adıyla anılmaya başlanmıştır.
Mesleme bin Abdülmelik rivayeti
Bir şehir efsanesini esas alan Ayvansarâyî, bu yapıyı yaptıran kişinin Emevî kumandanı Mesleme bin Abdülmelik olduğunu söyler. H. 97 / 715-716 yılında İstanbul üzerine sefere çıkan Mesleme’nin, 716 yılında şehri kuşattığını ve bu camiyi yaptırdığını ileri sürer. Emevî ordularının kuşattığı şehir İstanbul’dur. Bir rivayete göre, bu kuşatmanın ardından İstanbul’da, sarayın yakınında Müslümanlar için “Dar al-Balat” adıyla anılan ve içinde bir caminin de bulunduğu tahmin edilen bir konak yaptırıldığı iddia edilmektedir. Adından da anlaşılacağı gibi, bu konağın Blaherna Sarayı’na yakın bir bölgede, muhtemelen Balat civarında inşa edildiğini düşünmek gerekir.

Aziz Paul Kilisesi ve Dominikenler
Daha önceleri Aya İrini isimli bir kilisenin bulunduğu alanda, XIII. yüzyılın ilk yarısında Aziz Paul Kilisesi’nin yapıldığı düşünülmektedir. XIV. yüzyılın başlarında ise Dominikenler tarafından aynı yerde veya yakınında yeni bir kilise ve manastır inşa edilmeye başlanmış olup bu yapıların inşası yaklaşık 1325 yılına tarihlendirilmektedir.Üç nefli bu kilisenin planının, İtalyan dilenci tarikatlarından Dominikenlerin kiliselerine benzediği, ancak yerel yapım teknikleri kullanılarak inşa edildiği düşünülmektedir. Yapının bazı bölümleri yerel mimari özellikler taşırken bazı bölümleri Gotik üsluptadır. Kilisenin bazı bölümleri, bugünkü yapının kuzeydoğusunda hâlâ varlıklarını korumaktadır.

Aziz Paul ve Dominiken tarikatı
Yapıldığı dönemde Saint Paul (Saint Paolo) adıyla anılan kilise, daha sonraki tarihlerde Saint Paolo e Saint Domenico adını alır. Başta Anadolu olmak üzere tüm Akdeniz çevresinde ilk Hristiyan topluluklarının oluşmasına öncülük eden Aziz Paul, MS 65 yılı civarında Roma’da İmparator Nero döneminde (54-68) öldürülür. Aziz Petrus’la birlikte Roma Kilisesi’nin kurucusu olarak kabul edilen Aziz Paul’ün, kilise tarihinde önemli bir yeri vardır. 1216 yılında Kastilyalı Aziz Dominik (1170-1221) tarafından kurulan Dominiken tarikatı ise aynı yıl Papa III. Honorius tarafından resmen onaylanır.
Camiye dönüşüm ve Osmanlı dönemi onarımları
Mesa Domenico adıyla anılan kilise, İstanbul’un fethinden sonra camiye çevrilir. Sultan III. Mehmed döneminde (1595-1603) yapı onarılır. 1731 yılındaki büyük yangının ardından, 1734-1735 yıllarında Sultan I. Mahmud’un annesi Saliha Sultan tarafından yapının genişletilmesi ve yenilenmesine yönelik kapsamlı çalışmalar başlatılır.Bu onarım sırasında kapı ve pencere gibi pek çok Gotik elemanın Osmanlı mimari anlayışına uygun hâle getirildiği ileri sürülmektedir. Bu değişiklikleri yaklaşık iki yüz yıl sonra Dalleggio d’Alessio şöyle anlatır: “Binada üst üste iki sıra hâlinde gotik tarzda pencereler bulunmaktaydı. Bu pencereler, küçültülerek Arap tarzında yeniden yapıldı; çatıya yakın bir sıra pencere daha ilave edildi… Saliha Sultan dışarıya çeşmeler ilave ettirdi ve Arap Camii ismini kutsarcasına, avluya açılan Kuzey Afrika tarzında büyük bir kapı yaptırdı.”Avlunun ortasında bulunan şadırvanın tarih kitabesinde şu dizeler yer almaktadır:
“Didiler her biri tahsîn idüb târih-i itmâmın
Bu ahsen câmi’i tevsi kıldı Vâlide Sultân1147 (1734-1735)”

1807 Galata yangını ve Arap Camii’nin onarımı
20 Temmuz 1807 tarihinde Galata’da çıkan yangın on altı saat sürer. Bu yangında gerek Arap Camii gerekse Sokullu Mehmed Paşa Camii büyük zarar görür. Kısa süre sonra her iki yapı da onarılır. Bu arada Divan-ı Hümâyun kâtiplerinden Hacı Emin Efendi tarafından yapının manzum bir tarihçesi kaleme alınarak taşa işlenir ve mihrabın sağındaki duvara yerleştirilir. Muhtemelen daha sonraki tarihlerde bu tarihçe esas alınarak camiyi ilk yaptıranın Mesleme bin Abdülmelik olduğu yönündeki söylence yaygınlık kazanır.

XIX. ve XX. yüzyıl onarımları
Sık sık çıkan yangınlardan zarar gören yapı, H. 1285 / 1868-1869 yılında Sultan II. Mahmud’un kızı Âdile Sultan ile eşi Mehmed Ali Paşa tarafından yeniden onarılır. Arap Camii’nin en önemli onarımlarından biri, Giritli Hasan Bey’in önderliğinde gerçekleştirilen restorasyondur. 1910’lu yıllarda gerçekleştirilen bu restorasyon sırasında, zeminin altında Orta Çağ’dan kalma mezar taşları ve korkuluk levhaları ortaya çıkarılır. Müller-Wiener, bu restorasyon sırasında yapının yüksekliğinin azaltıldığını ve iç mekânında bazı değişiklikler yapıldığını ileri sürerse de bu konuda kesin bir bilgi bulunmamaktadır.
18 Ocak 1914 tarihli “La Turquie” gazetesinde yayımlanan bir haberde, şu sözler yer almaktadır:
“Bir süredir, Evkaf Nezareti, Giritli bir mimara (Hasan Bey) ünlü Arap Camii’nin restorasyonunu yaptırmaktadır… Henüz yıkım aşamasındayız. Binadan sadece dört duvar ve orijinal şekliyle çok fazla değişiklik yapılmasını gerektirmeyen minare görevini üstlenmiş kulesi ayakta kalmış durumdadır.”

XX. yüzyıl başındaki restorasyon ve mimari müdahaleler
Bu onarım sırasında zemin altında gerçekleştirilen kazılarda çok sayıda kitabeli ve armalı mezar taşı ortaya çıkarılarak Arkeoloji Müzesi’ne taşınır. Aynı dönemde yapının avluya bakan cephesinin öne doğru genişletildiği ve Mağrip mimari üslubunu taklit eden bir son cemaat yeri eklendiği ileri sürülmektedir. Mihrabın yanındaki hücrenin “Mesleme’nin Çilehanesi” olarak düzenlenmesi ve kaldırılan hünkâr mahfili merdiveninin yerine “Arap Baba” makamının yapılması da bu onarım sırasında gerçekleştirilen müdahalelerdendir.

Mimari özellikleri ve çan kulesi
Arap Camii, dikdörtgen planlı ve Gotik üslupta bir yapıdır. Minareye dik konumdaki duvarda Gotik pencerelerin izleri görülmektedir. Kilisenin çan kulesi günümüzde minare olarak kullanılmakta, altındaki Gotik kemerli geçitten ise avluya ulaşılmaktadır. Arap Camii’nin minaresi, dikkat çekici olup, görünümüyle Galata silueti içinde önemli bir rol oynamaktadır. Elbette bu yapı başlangıçta bir minare değil, çan kulesi olarak inşa edilmiş ve zaman içinde minareye dönüştürülmüştür. Bu nedenle Şam Emeviyye Camii’nin minaresini andırdığı söylenir. Ancak Emeviyye Camii minaresinden çok Tunus’taki Kayrevan Ulu Camii minaresine benzediği kanaatindeyim.
Duvar resimlerinin ortaya çıkarılması ve korunması
17 Ağustos 1999 tarihinde meydana gelen Marmara Depremi sırasında caminin iç mekânındaki bazı sıvalar dökülür. Sıvaların altında freskler bulunduğu görülür. 2007-2012 yılları arasında gerçekleştirilen restorasyon sırasında, fresklerin tespit edildiği alanlardaki sıvalar kaldırılarak altta bulunan resimlere ulaşılır. Üzerlerinin sıvayla kaplanmasından önce, sıvanın yüzeye daha iyi tutunmasını sağlamak amacıyla fresklerin yer yer tahrip edildiği anlaşılır. XIV. yüzyıla ait olduğu düşünülen freskler, gerekli koruma ve onarım çalışmalarının ardından alçıpan levhalarla kapatılır. Her ne kadar günümüzde görünür durumda olmasalar da fotoğraf ve fotogrametri yöntemleriyle belgelendirilmiş oldukları için üzerlerinde gerekli bilimsel çalışmaları yapabilecek bilgi ve belgelere sahibiz.

Arap Camii’nin tarihî öneminin yanı sıra benim için unutamayacağım bir de hikâyesi vardır.
1980 yılında girdiğim doktora sınavı iki saat sürdü. Jüri üyelerinden rahmetli Prof. Dr. Semavi Eyice, “Tamam” dedi. “Artık seni de aramızda göreceğiz…” Ancak jüri başkanı rahmetli Prof. Dr. Oktay Aslanapa “Hayır” dedi, “Sürenin bitmesine bir dakika daha var. Bir soru daha sorulsun…”
Bu uyarı üzerine Semavi Bey, “İstanbul’da ‘Gül Pencereli’ hangi cami var?” diye sordu. Çok şükür yüzümüzün akıyla sınavı bitirdik derken yeni bir soru çıkmıştı karşıma. Aklım karıştı, birkaç saniye duraksadım. “Arap Camii” dedim. Allah rahmet eylesin, Oktay Hoca “Tamam” dedi. Ayağa kalktı, elindeki cübbeyi giymem için tuttu ve “Aramıza hoş geldin” dedi…
Sende Yorum yap