s

VveA’de İstanbul sergisi

Londra’daki Victoria & Albert Museum’da (V&A) 7 Kasım’da açılacak olan “Constantinople to Istanbul: One City, Two Empires” sergisini önceki sabah İngiliz basını ile birlikte gezme şansım oldu.

Sergi, İstanbul’un yalnızca geçmişini değil, dünya kültür tarihindeki yerini de yeniden düşünmek için önemli bir fırsat sunuyor.

330 yılından 1922’ye uzanan 1600 yıllık bir hikâyeyi anlatan sergi, Bizans ve Osmanlı imparatorluklarını aynı çatı altında buluşturuyor.

Üstelik bunu yalnızca siyasi tarih üzerinden değil, sanat, zanaat, mimari, moda, gündelik yaşam ve estetik üzerinden yapıyor. İstanbul’un iki büyük imparatorluğa başkentlik yapmış kimliğini, birbirinden kopuk iki dönem olarak değil, birbirini etkileyen ve dönüştüren kültürel miraslar olarak ele alıyor.

V&A’in Gallery 39 ve North Court alanlarında gerçekleşen sergide 200’den fazla eser var.

Bunların arasında İstanbul’dan ve farklı ülkelerden gelen, birçoğu İngiltere’de ilk kez sergilenen çok özel parçalar var.

Serginin en etkileyici taraflarından biri de bu.

İstanbul’un tarihini anlatırken şehrin kendi müzelerinin ve koleksiyonlarının uluslararası kültür sahnesindeki önemini görünür kılıyor.

Özellikle Sadberk Hanım Müzesi’nden getirilen Osmanlı kıyafetleri, dönemin kumaş ve işçilik anlayışını yakından görmek açısından çok değerli.

İpeklerin, işlemelerin ve ihtişamlı kaftanların anlattığı bir dönemin toplumsal yapısı, zevki ve dünyaya bakışı aynı zamanda.

Zeyrek Çinili Hamam’dan sergilenen çiniler de İstanbul’un mimari ve dekoratif sanat geleneğinin ne kadar güçlü olduğunu hatırlatıyor.

Sergide moda ile tarih arasındaki ilişkiyi öne çıkaran Dice Kayek’in Ayasofya elbisesi de yer alıyor.

Dice Kayek’in 2013 yılında Jameel Prize ödülünü kazanan bu tasarımı, Ayasofya’nın mimarisinden ve tarihsel katmanlarından ilham alarak geçmişin çağdaş moda tasarımıyla nasıl yeniden yorumlanabileceğini gösteriyor.

İstanbul’un kültürel mirasının yalnızca müzelerde korunmadığını, bugünün yaratıcı endüstrilerine de ilham verdiğini kanıtlayan örneklerden biri.

Sergide bir yanda Bizans döneminden dini objeler, mozaikler ve değerli el işçiliği, diğer yanda Osmanlı sarayının ihtişamını yansıtan mücevherler, tekstiller, seramikler ve gündelik yaşamdan parçalar var.

Gentile Bellini’nin Fatih Sultan Mehmed portresinden Osmanlı işlemelerine kadar uzanan seçki, İstanbul’un yüzyıllar boyunca nasıl bir kültür ve sanat merkezi olduğunu gösteriyor.

Serginin sonunda yer alan hediyelik eşya dükkanı da bu deneyimin devamı.

Caroline Koç’un Selamlique lokumlarından kilimlere, Türk kahvesinden kitaplara kadar İstanbul’u hatırlatan pek çok ürün ziyaretçileri bekliyor.

Müze mağazalarının artık serginin anlatısını müze dışına taşıyan önemli kültürel alanlara dönüştüğünü düşünürsek, bu bölüm de ayrıca dikkat çekici.

Böyle sergiler yalnızca geçmişimizi anlatmak için değil, İstanbul’u uluslararası arenada hak ettiği yere taşımak için de önemli.

Çünkü İstanbul’un hikâyesi sadece Türkiye’nin değil, dünya tarihinin hikâyesi.

Bu hikâyeyi Londra gibi küresel bir kültür merkezinde, dünyanın en önemli müzelerinden birinde anlatmak büyük değer taşıyor.

Bu nedenle serginin hayata geçirilmesinde emeği geçen V&A ekibinin yanı sıra, Türkiye’nin kültürel mirasının uluslararası ölçekte tanıtılmasına katkı sunan T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın ve Koç Holding’in destekleri de son derece kıymetli.

İstanbul’u dünyaya anlatmanın en etkili yollarından biri, şehri sanatı, tasarımı ve yaratıcılığı ile dünya sahnesinde görünür kılmak.

V&A’deki bu sergi, tam da bunu yapıyor.

İstanbul’un geçmişiyle gurur duymak kadar, bu mirası bugünün dünyasında yeniden konumlandırmak da önemli.

Haber Yorumları

Henüz Yorum Yapılmamış.

Sende Yorum yap

Son dakika haberler

En güncel ve en doğru, tarafsız haberin merkezi.