s

Türkiye’yi 1990’a ışınlamak...

Türkiye’de bir dönemi anlatmak için kullanılan cümle, “Televizyonun tek kanallı olduğu yıllar” cümlesiydi.

Bir ya da yarım asır öncesinden söz etmiyorum, televizyonlarda ikinci kanalı 1990’da gördük biz.

Avrupa’ya göre tek sesli olmayı ya da geri kalmışlığı simgeleyen bu cümle sanki hayatımıza geri dönüyor.

Son iki haftadır televizyon kanalları, dizi maliyetleri, reklam pastası üzerinden haberler yapılıyor.

Vatandaşa konuya dair haberleri paraya dair sektörel bir tartışma olarak sunanlar büyük bir hata yapıyor.

Tartışma reklam pastasından klasik medyanın aldığı pay değil, Türkiye’nin bağımsızlığıyla ilgili bir konu.

✶ ✶ ✶

Bildiğiniz gerekçelerden çok kısa söz edeceğim: Türkiye, 170 ülkeye dizi ihracatı yapıyor, 1 milyar kişi Türk dizileri seyrediyor, bu bize hem yumuşak güç kazandırıyor hem de Türkçe yayılıyor. Dizilerin mekanları olarak seçilen yerlerde ekonomi turizmle canlanıyor, ülke döviz kazanıyor.

Fayda sadece bununla sınırlı değil:

Büyük bir milli maç, bir afet anı, seçim gecesi ya da efsanevi bir dizi finali toplumları bir arada tutar, ertesi gün herkes aynı şeyi konuşur.

Nüfusu 350 milyonun üzerinde olan ABD’de seçim gecesi ikinci olarak en fazla seyredilen dijital yayın 281 bin kişi toplamış. Şaşırtıcı değil deprem, salgın veya savaş gibi kriz anlarında halkın refleks olarak açtığı ve “güvenilir, resmi” bilgi aradığı yer televizyondur.

✶ ✶ ✶

Bunları ezbere biliyoruz zaten, bilmediklerinize geçeyim:

Bugün televizyon kanalları var diye, “Ben artık televizyon seyretmiyorum, Netflix bana yetiyor” diyebilen geniş bir kitlemiz var. Buraya bazı sorular bırakıyorum:

İşi yayıncılık olan bir şirket, Obama dönemi ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı ve Biden dönemi Beyaz Saray Yurtiçi Politika Danışmanı olarak çalışan Büyükelçi Susan E. Rice’ı bir değil iki kere neden yönetim kurulu üyesi olarak seçme ihtiyacı duydu acaba?

İnsani bir başka soru, Netflix’in kurucu ortağı ve eski Yönetim Kurulu Başkanı Reed Hasting, hükümetlerin veya sansür mekanizmalarının politik baskılarına karşı platformun LGBTQ+ seslerini koruyacağını defalarca ilan etti. Aynı Hasting, Ekim 2024’te, Gazze’deki soykırımın zirveye çıktığı günlerde Netflix’in kataloğundaki 19 Filistin filmini kaldırdı.

Netflix LGBTQ+ ilişkisi sadece nüfusu Müslüman ülkelerde tartışılıyor zannetmeyin. Bir çocuğu LGBTQ+ bireyi olan Elon Musk, platformun çocuklara yönelik yapımlarında özellikle Dead End: Paranormal Park gibi animasyonlar üzerinden “transseksüel ve LGBTQ+ ideolojisini teşvik ettiği için boykot çağrıları yaptı.

İsrail ile olan ilişkilere gelince, Netflix, İsrail menşeili yapımların veya İsrail perspektifli hikâyelerin dünyadaki en büyük dağıtıcısı konumunda. Fauda, The Spy, Inside the MOSSAD, The Red Sea Diving Resort gibi yapımlar İsrail güvenlik güçlerini iyi yürekli kahramanlar olarak yansıtırken Filistinlileri durmadan marjinal bir halk olarak tanıtır.

Netflix yapımcısının bile ırkçı olduğunu kabul ettiği Gece Yarısı Ekspresi filmini aylarca Türkiye kataloğunda tutan şirkettir, Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi ortak yapımı Famagusta dizisinin Türkiye’de göstermediler ama tüm dünyaya “işgalci,” “Barbar” Türkler propagandası yapılmasına aracılık ettiler.

Soru şu, televizyonlar ortadan kalkarsa tek kaynağın Netflix ve türevleri olacağı bir ortama razı mısınız?

Algımızı etkileyen tek kaynağın Netflix ya da META şirketleri olması sizi rahatsız etmez mi?

Bana yeter diyeceklere küçük bir not, Netflix de rahat değil, şirket 300 milyar dolar değer kaybı yaşadı, işten çıkarılan bin kişi, görevden alınan üst düzey yöneticiler gibi dertleri var.

✶ ✶ ✶

Bugün televizyonlar ve gazeteler hayatımızdan çıkarsa ne olur bir bakalım:

Sosyal medya algoritmaları, kullanıcılara, mevcut dünya görüşlerini destekleyen içerikleri gösterir klasik medya olmazsa algoritmaların yarattığı yankı odalarındaki insan sadece kendisi gibi düşünen insanlarla etkileşime girer, ılımlı fikirler yerini keskin radikalizme bırakır. Klasik medyanın sunduğu ve üzerinde herkesin mutabık olduğu temel doğrular ortadan kalkar. Küresel bir salgın, ekonomik bir kriz ya da bilimsel bir gelişme hakkında her yankı odası kendi “alternatif gerçeğini” yaratır.

Klasik medya olmazsa insanlar aynı coğrafyada yaşayan, aynı dili konuşsa da birbirini anlamayan, farklı gerçekliklere inanan ve sürekli birbirine bilenmiş kabilelere dönerler.

Futboldan, siyasete, bu yankı odalarından etkilenmiş halimiz ortada zaten.

✶ ✶ ✶

Bir adım ileriye gidelim: Dijital habercilik hız, çeşitlilik ve erişim konusunda bir devrim yarattı, bu doğru.

Peki bu devrimin hâlâ klasik medyanın haber kaynaklarından, mali ve kurumsal gücünden faydalandığını, etik değerlerin halen klasik medyadan geldiği üzerinde hiç düşündünüz mü?

Açık ya da gizli haber kaynakları sadece kurumlara bilgi verir. Klasik medyanın olmadığı bir düzlemde kim nereye konuşacak, verilen bilginin doğru olup olmadığını kim, hangi bilgiyle kontrol edecek?

İran’daki savaşı, ABD’deki seçimleri, Gazze’deki soykırımı ekranlarınızdan izlediniz zira televizyon kanalları oraya muhabirlerini yolladılar, haberleri size aktarmak için kurumsal ve mali güçlerini kullandılar.

Bugün YouTube üzerinden seyredilen habercilerin yorumladıkları haberlerin yüzde 99’u klasik medyanın ürettiği haberlerdir. Türkiye’de seyredilme oranı en yüksek olan isimler klasik medyadan geliyor.

Klasik medyanın ürettiği değerler olmayınca afet bölgelerinde “baraj tabanı çatladı” gibi yalan haberler dolaşıma sokulup, çok değerli saatler kaybediliyor, panik yayınlarıyla insanlar evlerinde dehşete düşebiliyorlar. Bugün sanal medyada izlenen haberler televizyon kanallarının ürettiği içeriklerdir.

Platformlarda güzel belgeseller yapılır ama platformların haber yayını, haber kadroları yoktur.

Bir küresel salgında evde sadece dizi ya da film seyretmiyoruz, uyarıları, önlemleri, Sağlık Bakanlığı’nın açıklamalarını yine klasik medyadan, televizyon kanallarından öğreniyoruz.

Popüler kanalların, haber kanallarına göre çok daha düşük olan haber merkezi maliyeti ortalama yıllık 5 milyon dolar seviyesinde. Diziye gelen reklam, aynı zamanda haberi de besler.

✶ ✶ ✶

İşin vergi boyutunu, Türkiye’den çekilen milyarlarca dolar parayı bir kenara bırakıp, başka sorular da bırakayım buraya:

Rolex ve Patek Philippe pahalı ürünler satarken, müşterinin güvenine odaklanırlar, o yüzden de sosyal medyada reklam vermezler, sosyal medyada satış yapmaya çalışmazlar. Basılı bir ekonomi gazetesinin arka kapağında veya prestijli bir dergide tam sayfa yer almanın daha doğru olduğuna inanırlar.

Louis Vuitton, Chanel, Bottega Veneta benzer bir strateji izler. Hermes, influencerlara çanta yollayıp reklam yaptırmaz, onlar kazandıkları parayla Hermes almaya çalışırlar.

Bu sadece ulaşılması zor lüks ürünler için geçerli değil. Zara da sosyal medyaya reklam vermez, dünyanın en çok satan acı sos markası Sriracha da.

Televizyon reklamları sosyal medya reklamları gibi hedefleme yeteneğine sahip değil ama okuduğum tüm kaynaklarda güvenilirlik, prestij ve kitlesel etki açısından televizyon reklamının daha güçlü olduğunu söylüyor.

✶ ✶ ✶

Türkiye reklam pazarı biraz vahşi batı gibi.

ABD’de televizyonda ilaç reklamı bile verilebilir, Türkiye’de Tarım Bakanlığı’nın izniyle gelen bitkisel takviyelerin bile reklamı yapılamaz.

Reklamı yapılamayanların önemi yok asıl dert, dert olmayan yasalar...

Avrupa Veri Toplama Kurulu, Meta’nın kullanıcıları “ya kişiselleştirilmiş reklamları kabul et ya da ücret öde” modeline zorlamasını hukuka aykırı buldu mesela. 2024’te kabul edilen Dijital Pazarlar Yasası, Meta ve Google gibi şirketlerin, kendi platformlarından topladıkları kullanıcı verilerini reklam hedeflemesi amacıyla diğer alt servisleriyle bileştirmesi için kullanıcının açık rızası şartını getirdi. Aynı yasa reklam verenlerin “aldatılmasının” önüne geçmek için reklam ölçümleme verilerini şeffaf bir şekilde açılmasını zorunlu kıldı.

ABD Adalet Bakanlığı, Google’a karşı dijital reklam teknolojileri pazarını yasa dışı bir şekilde tekelleştirdiği gerekçesiyle dev bir dava açtı. Federal Ticaret Komisyonu, Meta’nın Instagram ve WhatsApp’ı satın alarak sosyal medya ve dijital reklam pazarındaki rekabeti illegal olarak sonlandırdığına dair dava açtı. Onlarca ABD eyaleti birleşerek Google ve Meta’ya “reklam pazarında gizlice fiyat sabitleme anlaşması iddiasıyla davalar açtılar.

Türkiye’de böyle davalar açamıyoruz zira yeni yasalara ihtiyacımız var ama bir türlü çıkmıyor.

ABD genelinde yerel ve bölgesel yayın yapan yaklaşık 400 gazete New York Federal Mahkemesi’nde Open AI ve Microsoft’a karşı ortak bir telif hakkı ihlali davası açtı, aynısını açamıyoruz.

Gidişat, eşeği tam açlığa alıştırmıştım, öldü hikâyesine dönmeye başladı.

O gün geldiğinde yaşanacak büyük bilgi anarşisi, güven krizi ve toplumsal kutuplaşmanın sorumlusu biz olmayacağız...

Haber Yorumları

Henüz Yorum Yapılmamış.

Sende Yorum yap

Son dakika haberler

En güncel ve en doğru, tarafsız haberin merkezi.