SOĞUK DUŞ
Dünya kontrolden çıkmış bir hızla dönerken, olan bitene inanamaz halde elimizden gelen de olan biteni şaşkınlıkla izlemekten ibaret iken odağımızı bizim memleketten çekip uzak diyarlara, başka bir kıtaya kaydırdık; 3 Kasım 2026 Amerika Birleşik Devletleri ara seçimlerine!
Mevzu Amerika’nın mevzusu gibi görünse de hepimizin ocağına incir ağacı dikmek için bir bahçıvan edasıyla dolan Trump ve ‘hayati’ kararlarından dolayı bu seçim, tüm dünyayı ilgilendiriyordu. Global ekonomiyi altüst eden vergi kararları, çaldığı savaş tamtamlarıyla daha ne kadar ileri gidebileceği konusunda herkesi merakta bırakan zat-ı şahanenin gücü, bu seçimle belli olacaktı çünkü! Ve olan oldu, cumhuriyetçiler ve siyasi güçleri çöktü!
Anlaşılan o ki Donald Trump’ın uğurum dediği kırmızı kravatı da işe yaramadı hem Temsilciler Meclisi’nde hem de Senato’da çoğunluğu kaybeden Cumhuriyetçilerin tadı fazlasıyla kaçtı. Hayli ironik ama Trump’ın desteklediği adaylar kaybetti. Anlaşılan o ki Amerikan seçmeni, "Trump tavsiye ediyorsa biz bir düşünelim" dedi. Elbette ki bu yenilginin nedeni yalnızca Trump'ın aday tercihleri değildi. Hayat pahalılığı, yükselen enerji fiyatları, İran savaşı ve yönetimin politikalarına yönelik hoşnutsuzluk da seçmenin sandığa taşıdığı önemli sebeplerdi.
Donald Trump'ın, "Amerika'yı yeniden büyük yapacağız" sloganı, vatandaşlarının aklına anlaşılan şu soruyu getirdi;
-"Önce bizim mutfağı yeniden büyük yapabilir miyiz?"
Çünkü seçmen dediğin kanlı canlı bir insan! Market alışverişine gidiyor, benzin alıyor, faturalarını ödüyor. Her sabah televizyonu açıp büyük Amerika hayalleri dinlemek güzel de kasada kredi kartı limitinin hayallerden daha hızlı tükendiği dünyada işler biraz değişiyor. Demek ki dünyaya meydan okumak iyi hoş da ay sonunda vatandaşın kredi kartı ekstresine meydan okumak, öyle kolay olmuyor. Bir de İran meselesi var tabi! Trump, İran savaşının sonuçlarda rol oynadığını kabul etti ki bence bu seçimin en dikkat çekici itiraflarından biriydi. Savaşın maliyeti yalnızca cephede hesaplanmıyor. Benzin istasyonunda, çarşıda, pazarda, faturalar üzerinde de hesaplanıyor. Dış politikada atılan bir adımın iç politikada nasıl bir faturaya dönüşebileceği de burada açık seçik görülüyor!
Peki şimdi ne olacak dersek, Trump önündeki iki yılı, çoğunluğu Demokratların eline geçen Kongre ile geçirmek zorunda kalacak. Bu da Beyaz Saray'da alınan kararların artık eskisi kadar kolay bir siyasi zeminde ilerleyemeyeceği anlamına geliyor. Tabi Demokratlar için de büyük bir sınav başlıyor. Çünkü seçim kazanmak başka, o sorumluluğu hakkıyla taşımak çaba gerektiriyor.
Siyasette insan bazen kendisini dünyanın merkezinde sanır. Herkesin kendisini dinlediğini, her kararının alkışlandığını, her söylediğinin doğru kabul edildiğini düşünür. Oysa seçmen, bütün bu gürültüyü bir süre sessizce izler. Ne bağırır ne çağırır sadece bekler. Sonra bir gün sandığa gider ve tek bir hareketle koca bir siyasi özgüveni yerle bir eder. Koskoca Amerika’nın başkanı Trump yarın yine kürsüye çıkacak yine yumruğunu havaya kaldıracak yine dünyaya meydan okuyacak. Ama bu kez arkasında kalabalık bir alkış korosu olmayacak. Çünkü siyasetin en acımasız gerçeği şudur;
Arkanızda bir dünya insanla dünyaya hükmettiğinizi sanabilirsiniz ama sandık kimin dengeleri bir anda değiştirebilir!
Ve bazen en gürültülü yenilgi, tek bir sessiz oyla gelir!
…………………………..*……………………………….
LALOCHEZİA
Geçenlerde öyle bir kelimeye rastladım ki önce bunun yeni açılmış bir İtalyan lokantası, yeni çıkmış bir kozmetik harikası sonra da bir güzellik markası olduğunu düşündüm. Meğer üçü de değilmiş. Hemen hepimizin son zamanlarda en çok ihtiyaç duyduğu şeylerden biriymiş Lalochezia
Ay insan söylerken bile zorlanıyor, dili dönmüyor. Hele sabah trafikte işe yetişmeye çalışırken en soldan gelip önünüze direksiyon kıran arabaları görünce, sağanak yağmurda gaza abanıp kaldırımdakileri çamurla sırılsıklam yapan magandalara denk gelince!
Neymiş yani bu Lalochezia?
İnsanın küfrederek, ağzından ağır sözler söyleyerek ya da bastırdığı öfkeyi sözcüklere dökerek yaşadığı geçici rahatlama hissi! Yani bizim yıllardır gayet iyi bildiğimiz, söylemekte tereddüt etmediğimiz, çaresizliğin noktalama işareti dediğimiz söz dizisi! Yıllardır aile meclisinde, mahalle arasında, yolda- sokakta- trafikte, televizyon karşısında sarfettiğimiz, adına da küfür dediğimiz hoş karşılanmayan sözcüklere bilim dünyası, lalochezia demiş.
Hayır madem bilim bunu araştırmaya değer bulmuş, bir de üşenmeden ad koymuş niye annemler, ‘küfür sana hiç yakışmıyor’, ‘çok ayıp’, ‘ağzından çıkanlara dikkat et’ deyip durdular yıllarca! Bilime destek- insanlığa hizmet ediyormuşuz oysa yıllardır ama kimseye yaranamıyormuşuz.
En piremses en minnoş en hanımefendi kişinin bile bazen içinden geçer şöyle okkalı bir küfür! He bazen tutar insan kendini, yapışır yakasına nezaket kuralları, önce yutkunur sonra da susar çığlık çığlığa! Çoğunlukla da tutamaz kendini, eder küfrünü, rahatlar valla! Bilim bile almış literatüre, havalı isim de koymuş, neyin nezaketinden, kibarlığından bahsediyorsunuz hala!
Düşünsenize kırmızı ışıkta bekliyorsunuz, önünüzdeki araç yeşil yanmasına rağmen hareket etmiyor. Arkadaki korna çalıyor, yandaki şerit kapanıyor, navigasyon sizi kestirme diye çıkmaz sokağa sokuyor. Uçağınız rötar yapıyor, ayak serçe parmağınız tüm şiddetiyle sehpaya çarpıyor, gol diye havaya fırladığınız pozisyon ofsayt çıkıyor. İşte tam o anda içinizden geçen kelimeler, Türk Dil Kurumu'nun pür-u pak sayfaları arasında bulunamıyor. İşte o zaman lalochezia, milli bir ihtiyaç hâline geliyor.
Sosyal medyaya hiç girmiyorum, girsem çıkamam çünkü! Herkesin söyleyecek bir sözü, cevap verecek bir yorumu, düzeltecek bir uzmanlığı(!) var. Kalemşörler vaziyet almış nöbette çünkü klavyenin arkasında herkes cesur, noktalama işaretleri bile öfkeli!
Gelelim o zaman zurnanın zırt dediği yere!
Neden küfrediyoruz? Küfrederek mi rahatlıyoruz yoksa bizi bu kadar sıkıştıran, bunaltan ve yoran şartların karşısında sesimizi duyurmaya mı çalışıyoruz?
Çünkü bazen insanın öfkesi bir kişiye değil adaletsizliğedir! Haksızlığa, duyarsızlığa, umutsuzluğa, verilen sözlerin unutulmasına ve her gün biraz daha ağırlaşan hayatın ta kendisinedir.
Bazı olaylar karşısında kelimeler yetersiz kalır, küfürler bile mesaiye kalır. Küfür, kelimelerin sabrını kaybettiği andır.
Ve İhtiyacımız olan belki bir mucize değil,
Sabah uyandığımızda, içimizden küfretmek yerine şükredecek bir sebep bulabilmektir.
……………………………….*……………………..
GÜRÜLTÜLÜ BİR AŞK HİKAYESİ
Bu sene aşırı sıcaklar olmadığından mı nedir yazı pek anlamamıştık sanki!
Ama yağmuru, çamuru, heyelanları, selleriyle sonbaharı iliklerimize kadar yaşıyoruz valla!
Pastırma yazı diye bir şey vardı hani ekim sonu- kasım başı yaşanan, havanın güzel olduğu bir zaman! Bu sene o da olmadı, pastırma fiyatları arttığından mı nedir, pas geçti o da bu seneyi(!).
Su baskınları, can kayıpları, selin-yağmurun- fırtınanın maddi manevi zararları, bunları konuştuk günlerce! Sitem ettik, kahrettik, çaresizliğimize isyan ettik! İçimiz ziyadesiyle karanlık, ruhumuz da kasvetliyken bu melankolik havaya yakışan bir aşk hikayesi metaforuna yaslanmak istiyorum
Hadi gelin gökyüzünün en gürültülü aşk hikâyesini konuşalım biraz.
Hani bazı çiftler vardır birbirleri için yaratılmışlardır. Bazen meydan okurlar birbirlerine bazen ortalığı birbirine katarlar. Ama ne olursa olsun hep birbirlerini tamamlarlar. İşte yeryüzünün en ateşli en öfkeli çifti; “Fırtına ile Yıldırım”
Onlar tam da böyle bir ikili!
Biri gelir gökyüzünün huzurunu bozar. Öteki, tüm azametiyle ortaya çıkar, bir anlığına evrenin ışıklarını yakar. Fırtına, yıldırımın ortaya çıkması için gerekli ortamı hazırlar. Yıldırım ise fırtına bulutlarında biriken elektrik yüklerinden kurtulmasını sağlar. Ardından duyulan gök gürültüsü de yıldırımın geçtiği havanın aniden ısınıp genleşmesiyle hem kulaklarımızı hem ödümüzü parçalar. İşte doğanın muhteşem organizasyonu!
Fırtına, gökyüzünü hareketlendiriyor, yıldırım onu aydınlatıyor, gök gürültüsü de bu büyük buluşmayı dünyaya ilan ediyor. Yani doğanın da kendine göre bir sahne düzeni var. Önce perde açılıyor, sonra ışıklar yanıyor, en son alkış yerine gök gürültüsü geliyor!
Yalnız yıldırımın marifeti sadece gökyüzünün lambalarını açıp aydınlatmak değilmiş. Atmosferdeki azotun kimyasal tepkimelere girmesini sağlayarak bitkilerin yararlanabileceği azot bileşiklerinin oluşumuna katkıda bulunuyormuş. Yağmurla toprağa taşınan bu bileşikler, doğanın besin döngüsünde önemli rol oynuyormuş. Biz yıldırım çaktığında korkudan yorganın altına saklanırken doğa kendi gübre üretim tesisini çalıştırıyormuş.
İnsan ilişkileri de gökyüzünde yaşananlar pek farklı değil!
Kimi insanlar, ortama girdikleri anda havayı değiştirirler. Önce bir gerginlik olur sonra bir bakmışsınız ortalık karışmış. Kimileri bir cümlesiyle yıldırım gibi düşer hayatınıza, kimileri de bozar moralinizi, kopardığı fırtınayla! Hayatın da kendine göre meteorolojik olayları var yani aslında. Önemli olan, her fırtınayı felaket sanmamak ama her yıldırımı da aydınlanma sanmamak galiba!
Doğada yıldırımın oluşması için her zaman fırtına gerekir. Ama insan hayatında bazen tek bir söz, koca bir fırtına koparmaya yeter! Üstelik gökyüzü bile elektriğini boşaltıyor, biz hala içimize atıyoruz.
Madem yapacak bir şey yok o halde ne diyelim;
‘Hayat kısa, fırtına bol! Bari yıldırım gibi parlayıp geçelim!’
…………………….……*…………………………..
HAFTANIN EN’LERİ;
Haftanın Kaybı; Bu kez iş dünyasından geldi! Türk iş dünyasının duayen isimlerinden, Zorlu Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Nazif Zorlu, son yolculuğuna uğurlandı. 82 yaşında hayatını kaybeden Zorlu, iş dünyasında sıfırdan başlayarak bugün geldiği konumla, Türk ekonomisine yön veren yatırımlarıyla ve binlerce kişiye istihdam sağlayan şirketleriyle önemli bir iş insanıydı. Allah mekanını cennet eylesin, nurda uyusun!
Haftanın Yasası; Nihayet çıktı! Ülkemizde, çocukların dijital dünyadaki güvenliğini artırmak amacıyla hayata geçirilen yeni sosyal medya düzenlemesi Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Düzenlemeyle birlikte 15 yaş altı çocuklara sosyal medya yasaklanırken, yaş doğrulama ve e-Devlet şartı gibi kritik şartlar da netleşti. Son zamanlarda yapılan en gerekli düzenlemeydi, böyle bir yasanın çıkması artık mecburiydi. Hayırlı olsun!
Haftanın Rekoru; Bu kez bizden! Biz de artık Guiness Rekorlar Kitabı’ndayız! Antalya'nın, Kekova Adası yakınlarında su altı kazılarında ortaya çıkarılan gemi batığı, Guinness Rekorlar Kitabı'na dünyanın en eski batığı olarak girdi. Dünyanın bu en eski batığından, yaklaşık 4700 yıllık amforaların çıktığı belirtildi! Yaklaşık 5000 yıllık olan bu gemi batığı, erken tunç çağına aitmiş! Geçmişe iyice hâkim olduk da geleceğimiz tam bir muamma! Ne olacaksa hayrımıza olur inşallah!
Haftanın Mesaisi; ‘Kış lastiği mesaisi’ Sonbahar toparlanıp gitmeye yüz tutmuşken, kış da kapıları bacaları zorlamaya başlamışken ‘lastik mesaisi’ de artık başladı! Ticari araçlarda 15 Kasım itibarıyla zorunlu hale gelecek kış lastiği uygulaması için hazırlıklar devam ediyor. Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığının düzenlemeleri kapsamında 15 Kasım ile 15 Nisan arasında tüm ticari araçlarda kış lastiği kullanımı zorunluluğu bulunuyor. Özel otomobiller için ise yasal zorunluluk olmasa da kış lastiği kullanımı öneriliyor. Zorunlu olduğu halde araçlarına kış lastiği taktırmayan işletmelere para cezası uygulanacak! Yaptırım uygulanmazsa kimsenin kurallara uyacağı yok! Yerinde bir karar+ doğru bir uygulama; Kuralı koyanları da uyanları da tebrik ediyorum valla!
Haftanın Pişmanlığı; Şaşırttı! Nobel ödüllü bilim insanı Geoffrey Hinton, yapay zeka teknolojisinin kontrolsüz gelişiminin insanlık için ciddi tehditler oluşturabileceğini belirterek, "Yapay zeka hiç geliştirilmeseydi daha iyi olabilirdi” İtirafında bulundu! Yapay zeka teknolojisinin elektrik sistemlerinde geniş çaplı kesintilere, finans sistemlerinde ise ciddi aksamalara yol açabilecek bir krizi tetikleyebileceğini ileri süren Hinton, bu krizlerin kitlesel işsizliğe ve gelir eşitsizliğinin derinleşmesine neden olabileceğine de işaret etti! Bu kadar dahi olup bunu daha yeni mi fark etti ki? ‘Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar’ diyen Mehmet Akif Ersoy, anlaşılan ondan daha vizyoner, ileri görüşlü ve zekiydi!
Sende Yorum yap