‘ABD ile ittifak bir ‘mit’ mi?’
Epey bir zaman önce bu başlıklı bir yazıda, NeoCon’ların Benjamin Netanyahu’ya 1996 yılında bir rapor vererek, İsrail için düşündüğü yayılmacı, başka ülkelerin hükümranlık haklarına, toprak bütünlüklerine aldırmadan, (o sırada mevcut anlayış olan) Kural Tabanlı Uluslararası İlişkiler Sistemi’nden “temiz şekilde ayrılması için sıraladıkları “işler” listesini aktarmıştım.
Rapor, Richard Perle, Douglas Feith, David Wurmser ve diğerleri tarafından daha önce verilmişti; ancak yazarların Bush yönetiminde bakan ve bakan yardımcılığı görevlerine gelmeleri, raporu da uluslararası odak noktası haline getirdi. Ford ve Bush’un Savunma Bakanı Donald Rumsfeld’e danışman olan (“Karanlıklar Prensi”) Richard Perle; CIA Başkanı ve Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun güvenlik politikasında sorumlu yardımcısı olan David Feith; ve Bush’un Başkan Yardımcısı Dick Cheney’in Orta Doğu danışmanı olan David Wurmser, bu raporlarında Netanyahu’ya üç şey olmadan İsrail’in, Büyük İsrail olmak şöyle dursun, güvende bile olamayacağını bildiriyorlardı. Neydi bu üç şey?
- Irak’ta Saddam Hüseyin’in devrilmesi;
- Suriye’nin parçalanması;
- İran’a karşı askeri harekât.
Rapor, Netanyahu’ya “Bu gelişmeler oluncaya kadar bekle, başbakan olma!” diyordu. Cheney, Rumsfeld ve Perle’ün yardımcısı Paul Wolfowitz ile kurdukları Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi (PNAC) olarak yayınladıkları bir raporda, bu üç gelişmenin ancak ve ancak “Pearl Harbor gibi bir ulusal felaket olmadan gerçekleşmeyeceğini,” yani beklemeye devam etmek gerektiğini bildirmişlerdi.
Nitekim, kendileri (veya yardımcıları) ABD dışişleri, savunma ve istihbarat yapılarında göreve gelince, önce Pearl Harbor’dan daha büyük bir “felaket” gerçekleşti: 11 Eylül olayı oldu; ardından Irak işgal edildi ve yıkıldı; Suriye istikrarsızlaştı, iç savaş çıktı; İran da önce Irak eliyle sonra ABD desteğiyle (ve şu an) bombalandı ve bombalanıyor.
Sözün özü şu: Filistin’in Musevi göçüne açılması ve Siyonistlerin Eretz Yisrail hayâlinin gerçekleştirilmesi için nasıl Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanması ve Orta Doğu’nun Batı devletlerinin mandası altına girmesi gerekiyor idi ise, şimdi de “Nehir’den Nehir’e Vaat Edilmiş Topraklar” hayâlinin gerçekleştirilmesi için bölgede Siyonizmin gerekli gördüğü her adım atılabilir. Örneğin hiçbir ülkenin nükleer yeteneğe ve uzun menzilli roketlere sahip olmaması gerekiyor ise bu eninde-sonunda sağlanır.
Bu “gereklilik” aslında ülkeden değil, o ülkeyi kimin yönettiğinden kaynaklanıyor. Yani İran’a Şah zamanında, 1950’lerde izin verilen nükleer enerjiye, İslamcı ideolojiye sahip bir yönetimi olana izin verilmiyor.
Ne var ki, NeoCon’ların, önce Bush’a ve bugün Donald Trump’a gelinceye kadar aradaki bütün başkanları ellerinde kukla gibi oynatarak kabul ettirdikleri bu “strateji,” bir bakıma kendi açtıkları uçuruma yuvarlanmak üzere. Bugüne kadar başlarındaki hükümetin kiminle savaştığıyla zerre kadar ilgilenmeyen Amerikan ve Avrupa kamuoyu, özellikle şu “konuşmasını bile bilmeyen Z Kuşağı” diye küçümsedikleri gençler, ABD’nin, Avrupa’nın, gözü kara şekilde NeoCon siyasetine alet edilmesini istemiyorlar. İsrail’de bile, geçen yıla kadar Siyonizm’e karşı olmadığını söyleyenlerin yarısı Netanyahu’yu, Ben Gvir’i, Smotrich’i, Savunma Bakanı İsrail Katz’ı artık hükümette görmek istemiyor. İsrailli seçmenin yakında bu arzularını gerçekleştirebilecekleri bir seçim imkânı da olacak.
Ancak, yıllardır cevabını bulmaya çalıştığım, Amerika’nın ittifak kurmak için güvenilir bir ülke olup olmadığı sorusunun cevabı hâlâ muğlak; çünkü Neoconlar, “Bütün savaşları bitireceğim!” diye seçim kazanan Trump’ı bile çağımızın Napolyon’u haline getirdiler. Başka bir deyişle, Neoconlar 1996’da ilan ettikleri listedeki “işleri” 30 yıldır yılmadan usanmadan icra ediyor; istedikleri her başkanı kendi arzularına boyun eğdiriyorlar. Ama ABD’deki, Avrupa’daki, İsrail’deki kamuoyu eğilimlerine ne kadar güvenilebilir? NeoCon’ların Amerikası ile ittifak bir masal senaryosu mu?
Sende Yorum yap