Demokrasinin Krizi
Son zamanlarda demokrasi tartışmalarda en az kullanılan sözcüklerin başında yer alıyor. Demokrasiye yönelik inancın zayıflaması artık tüm dünyada yaygın bir durum olup gelinen nokta tek bir nedene indirgenemeyecek kadar çok boyutlu bir sürecin birikimidir. Öncelikle, son dönemde küresel ölçekte hâkim olan ekonomik modelin, geniş toplum kesimlerine vaat ettiği refah artışını sürdürülebilir biçimde sağlayamadığı ortaya çıkmıştır. Gelir ve servet eşitsizliklerinin artması, özellikle son dönemdeki teknolojik dönüşümlerle orta sınıfların sürekli mevzi kaybetmeleri ve nihayetinde genç kuşakların önceki nesillere kıyasla daha kırılgan bir gelecek beklentisine sahip olması gibi çok sayıda faktörün bir araya gelmesi ile demokratik sistemlerin adalet üretme kapasitesine yönelik güven önemli derecede zedelenmiştir. Böylesi bir ortamda insanlar seçimlerin hayatlarını anlamlı biçimde değiştirmediğini düşündükçe de demokrasi yalnızca prosedürel ve çoğu zamanda manipülatif bir mekanizma gibi algılanmaya başlamaktadır.
Büyük kitleleri etkileyen ve giderek ağırlaşan sorunlar karşısında temsil krizi de derinleşmektedir. Dolayısıyla, siyasetin ve geleneksel kurumların toplumun çeşitlenen taleplerini yeterince yansıtamaması, seçmen ile temsil arasındaki mesafeyi sürekli artırmaktadır. Siyaset giderek profesyonel bir elitin dar alanına sıkışmakta ve bu durum geniş kitlelerde dışlanmışlık hissini güçlendirmektedir. Bu kopuş hemen hemen çoğu ülkede benzer şekilde seçmen davranışlarında dalgalanmalara ve siyasete ve kurumlara yönelik güvensizliğe yol açmaktadır. Örneğin, Avrupa Birliği’nde bu bağlamda yapılan tartışmalara yakından bakıldığında toplumların siyasilere yönelik derin bir umutsuzluk içerisinde oldukları görülmektedir. Kıta Avrupası’nda büyük kitlelerin siyasilerin gerçek sorunlarına çözüm üretemedikleri kanısı yaygınlaşmakta ve temsiliyet sorunu giderek bir krize dönüşmektedir. Ülkelerde siyasi tercihlerin aşırı uçlara savrulması da aslında toplumların yaşadıkları bu krizin bir yansıması olarak ortaya çıkmaktadır. Bu tartışmalarda Avrupa ülkelerinin kendi gerçeklikleri ve Brüksel merkezli bürokrasinin bu gerçeklikten kopukluğuna yapılan atıflar Birliğin siyasi işleyişi ile ilgili yaşanan bu kapsamdaki huzursuzluklara işaret etmektedir.
Yaşanan bu derin krizin merkezinde çoğu ülkede orta sınıfların çökmesi yer almaktadır. Bir zamanlar ekonomik refahtan büyük pay alan geniş kitleler her geçen gün ekonomik olarak daha aşağı bir konuma düşmekte ve gelir dağılımlarındaki adaletsizlikler büyümektedir. Bu aşağı düşüşün sürekliliği toplumları geleceklerinden umutsuz bir hale sokarken siyasi olarak da bir uçtan diğerine savrulmalarına yol açmakta, ancak sorunlar istikrarını sürdürmektedir. Gençler gelecekleri ile ilgili kendilerini güvende hissetmemekte, genç nüfus refahlarını artırmak için sürekli bir hareketlilik içerisinde iken bu hareketliliğin coğrafi alanı sürekli daralmaktadır. Ayrıca çoğu toplumda nüfusların yaşlanması ekonomik büyümeyi kısıtlamakta ve nihayetinde refah seviyesini de aşağıya çekici bir etki üreterek bu olumsuz koşulları kalıcı kılmaktadır.
Diğer taraftan, özellikle son dönemde yaşananların sonuçları ortaya çıktıkça Batı’nın Doğuya yönelik savaşlarında demokrasi götürme iddiasının gerçeklerden ne kadar uzak olduğu artık çok daha aşikâr hale geldi. Özellikle son yarım yüzyılın tecrübesi bu iddianın inandırıcılığını ciddi biçimde aşındırdı ve artık bu durum dar siyasi tartışmaların değil, tüm dünyada geniş toplum kesimlerinin de açıkça gördüğü bir gerçeklik hâline geldi. Demokrasi götürme söylemi, Soğuk Savaş sonrasında güçlü bir meşruiyet üretme aracı olarak kullanılmasına rağmen sahadaki sonuçlar ile bu söylem arasındaki tutarsızlıklar ve ortaya çıkan yeni maliyetler çok daha fazla görünür oldu. Daha önemlisi, bu müdahalelerin çoğunda demokrasi söylemi ile jeopolitik çıkarlar arasındaki örtüşme ya da çelişki açıkça hissedildi. Enerji güvenliği, bölgesel güç dengeleri ve güvenlik stratejileri gibi unsurların belirleyici olması, değerlerin uzun zamandan beri Batı’nın istismar ettiği bir retorik olmanın ötesinde bir anlamı olmadığını gösterdi. Bu da özellikle Batı dışı ülkelerde Batı’nın demokrasi söylemini evrensel bir ilke olarak değil, seçici ve pragmatik bir dil olarak kullandığı yönündeki kanaati pekiştirdi. Örneğin, bu dönemde Afganistan’dan Irak’a, Bosna’dan Gazze’ye ve daha sıcak savaşın devam ettiği İran’a uzanan çizgide yaşananlar bu müdahalelerin arkaplanını çok daha açık hale getirdi.
Diğer taraftan, demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü gibi değerler iç politikada temel referans olarak sunulurken, dış politikada bu değerlerin açık biçimde ihlal edilmesi veya seçici uygulanması, Batılı ülkelerde de toplumların devlete ve siyasal elitlere yönelik algısını dönüştürdü. Eğer bu değerler gerçekten evrenselse, neden dışarıda askıya alınabiliyor? Bu soru zamanla yalnızca dış politikaya değil, içerdeki uygulamaların samimiyetine de yöneldi. Batı’da medya, akademi ve siyasal kurumlar uzun süre bu değerlerin taşıyıcısı olarak görülürken dış politikadaki bu açık çelişkiler karşısında bu kurumların ya sessiz kalması ya da bunu gerekçelendirmeye çalışması, onların güvenilirliğine yönelik şüpheleri artırdı. Özellikle, Epstein dosyaları ile ciddi bir kırılma yaşandı.
Epstein dosyaları yalnızca siyasal karar alma süreçlerinin değil, aynı zamanda bu süreçleri çevreleyen medya, akademi ve elit ağların da ne ölçüde kapalı, korumacı ve seçici çalışabildiğini görünür kıldı. Epstein vakası, uzun yıllar boyunca güçlü bağlantılara sahip bir ismin ciddi suç iddialarına rağmen nasıl korunabildiğini gündeme taşıdı. Finans dünyası, siyaset, akademi ve medya arasında kurulan ilişkiler ağı, birçok kişi için hukukun herkes için eşit işlemediği yönündeki kanaati güçlendirdi. Bu durum, dış politikadaki çifte standart eleştirileriyle birleştiğinde, toplumların zihninde daha geniş bir örüntü oluşturdu. Bu örüntüye göre değerler yalnızca söylem düzeyinde iken pratikte güç ilişkilerine göre esnetilebilmektedir. Dolayısıyla, Epstein dosyaları daha önce dış politikadaki çelişkiler üzerinden dile getirilen güvensizliği içeride somut bir örnekle pekiştirmiş oldu. İnsanlar artık yalnızca başkalarına karşı değil, kendi sistemleri içinde de değerlerin tutarlı uygulanmadığını düşünmeye daha yatkın hale geldi.
Gelinen noktada bugün birçok toplumda demokrasiye yönelik inanç zayıflarken, sorunun yalnızca içerideki ekonomik ya da siyasal krizler olmadığı, ayrıca dış politikada sergilenen bu tutarsızlıklar, demokrasinin bir değerler bütünü olmaktan ziyade bir güç aracı olarak kullanıldığı algısını tahkim etti. İnsanlar, insan haklarının herkese eşit uygulanan bir ilke değil, belirli aktörlerin çıkarlarına göre esnetilen bir söylem olduğunu düşündükçe, bu kavrama ve demokrasiye duyulan güven de kaçınılmaz olarak aşındı. Dolayısıyla bugün demokrasinin krizi, yalnızca kurumların değil, aynı zamanda bu kurumları meşrulaştıran ahlaki iddianın da krizidir. Bu iddia yeniden inşa edilmeden, yani değer ile uygulama arasındaki mesafe kapatılmadan, demokrasinin yeniden güçlü bir inanç zemini kazanması oldukça zor görünmektedir. Geçmişte uluslararası düzen, en azından söylem düzeyinde ortak bir ahlaki zemin üzerine oturduğunu iddia edebiliyordu. Bugün artık bu iddiaların geçersizliğine yönelik yeterince kanıt ortaya çıktı.
Özet olarak son yıllarda yaşanan ve bitmeyen krizler, birçok ülkede haklı olarak ‘başkalarına güvenerek değil, kendi kapasiteme dayanarak ayakta kalırım’ düşüncesini güçlendirdi. Bu da savunma harcamalarının artması, kritik teknolojilerde yerli üretim arayışı, enerji ve gıda güvenliğinde dışa bağımlılığı azaltma çabaları ve tedarik zincirlerinin yeniden yapılandırılması gibi eğilimleri hızlandırdı. Bunun arkasında elbette yalnızca güvenlik kaygısı değil, aynı zamanda uluslararası kurumlara duyulan güvenin de aşınması var. Dolayısıyla, ülkeler daha ihtiyatlı ve kendi çıkarlarını önceleyen bir çizgiye geçiyor. Bu nedenle de ittifaklar daha esnek, daha geçici ve daha araçsal hâle geliyor. Ülkeler artık tek bir blok içinde sabitlenmek yerine, farklı alanlarda farklı ortaklıklar kurabiliyor; güvenlikte başka, ekonomide başka, teknolojide başka iş birlikleri geliştirebiliyor. Dolayısıyla, ülkeler daha fazla kendi çıkarlarını ve güvenliklerini önceleyen yönelimlere giriyor. Bu eğilimler, ortak insanlık değerlerinin bağlayıcılığının yitirildiği ve yerini daha kırılgan, daha pazarlıkçı ve daha parçalı bir uluslararası düzene bıraktığı yeni bir evreye işaret ediyor.
Categories: Demokrasinin Krizi
Sende Yorum yap