Savaşın görünmeyen yüzü
Savaşlar yüzünden 122,1 milyon insan yerinden edilmiş durumda. Buna “göç” diyoruz.
Oysa insanı toprağından, dilinden, hafızasından koparıp hayatta bırakmak; aslında hayatını elinden almak değilse nedir?
Sadece son bir ay içerisinde İran ve Lübnan’da 4 milyonun üzerinde insan ülke içerisinde yerinden edildi. Evlerini terk etmek zorunda kaldı.
Dünyanın farklı coğrafyalarında insanlar çoğu zaman kurşunla değil, yerinden edilerek; bombayla değil, hayatlarından koparılarak yok ediliyor.
Savaşta önce insanlar yerinden edilir, sonra sayılara dönüştürülür.
★★★
Bugün dünyanın farklı coğrafyalarında milyonlarca insan savaşlar yüzünden evini terk etmek zorunda kalıyor. Haber bültenleri bu tabloyu rakamlarla anlatıyor:
“3 milyon”, “700 bin”, “1 milyondan fazla’’. Rakam büyüdükçe insan kayboluyor. Bir insanın evini terk etmesi, yalnızca fiziksel bir yer değişikliği değildir. Bu, hatıraların, komşulukların, çocuklukların ve gündelik hayatın da yerinden edilmesidir. Ancak bu karmaşık yıkım, haber dilinde tek bir kategoriye indirgenir: “yerinden edilenler.”
Bu dil, ilk bakışta tarafsız görünür. Nitekim gazetecilik, duygudan arınmış bir aktarımı teşvik eder.
Fakat burada ortaya çıkan şey tarafsızlıktan çok, bir tür mesafe üretimidir. Çünkü sayı, acıyı düzenler; düzenlenen acı ise yönetilebilir hâle gelir.
★★★
Modern dünyanın en dikkat çekici özelliklerinden biri, felaketleri ölçülebilir kılmasıdır.
Savaşlar, krizler, göçler artık yalnızca yaşanmaz; aynı zamanda sayılır. Bu sayma pratiği, bir yandan uluslararası kurumların müdahalesini mümkün kılar, diğer yandan trajediyi soyutlar. İnsan hikâyesi geri çekilir, istatistik öne çıkar.
Bu durum yalnızca bir teknik tercih değildir; aynı zamanda ahlaki bir eşiğe işaret eder. Çünkü bir olaya nasıl baktığımız, ona nasıl tepki vereceğimizi de belirler. Bir çocuğun evsiz kalması ile “yüz binlerce çocuğun yerinden edilmesi” arasında tuhaf bir algı farkı vardır. İlki vicdana dokunur, ikincisi ise çoğu zaman zihinde yer bulur ama kalpte karşılık üretmez.
★★★
Burada medya kadar toplumun da rolü vardır. Sürekli savaş haberlerine maruz kalan insanlar, zamanla yaşananlara duyarlılığını yitirir. Böylece sayılarla anlatılan savaşlar yalnızca bir anlatım biçimi değil, aynı zamanda bir savunma mekanizması hâline gelir.
Öte yandan, sayılar tamamen değersiz de değildir. Uluslararası yardımın planlanması, kaynakların dağıtılması ve krizlerin görünür kılınması için sayısal veriler gereklidir. Sorun, sayının varlığı değil; sayının hikâyenin yerini almasıdır.
Tam da bu noktada gazeteciliğin önünde ince bir çizgi belirir: Gerçeği sadeleştirmek ile gerçeği silmek arasındaki çizgi.
Bir olayı anlaşılır kılmak için onu kategorilere ayırdığımızda da bilgi üretimi ile etik sorumluluk arasındaki denge bozulur. Belki de bu yüzden, en çarpıcı veriler bile çoğu zaman en eksik anlatılardır.
Bugün dünya genelinde yerinden edilen milyonlar konuşuluyor. Ama bu milyonların her biri, kendi içinde hayatı, bir kaybı ve bir hikâyeyi barındırıyor. Bu hikâyeler kaybolduğunda geriye yalnızca yönetilebilir bir kriz kalıyor.
Ve belki de asıl mesele tam burada başlıyor: Savaşın yıkımı yalnızca şehirleri değil, insanın görünürlüğünü de hedef alıyor.
Çünkü insan görünmez olduğunda, geriye sadece sayı kalır. Sayı ise ne itiraz eder ne hatırlanır ne de hesap sorar.
Categories: Savaşın görünmeyen yüzü
Sende Yorum yap