Mutluluk nerede?
Mutluluğu her yerde arıyoruz. Kimi onu aşkta, kimi başarıda, kimi de sosyal yaşamda bulacağını sanıyor. Popüler kültür de mutluluğu satın alınabilecek bir yaşam tarzı olarak tanıtıyor: doğru ürünleri kullan, tatil yap, iyi giyin, lüks yaşa. Bir yandan kimileri mutluluğa meditasyonla, olumlamalarla, doğru düşünmekle ulaşmaya çalışıyor. Peki gerçekten mutluluk nerede? Düşünüldüğü gibi tek bir yerde değil. Mutluluk biyolojimizin, hayat koşullarımızın ve eylemlerimizin kesiştiği yerde ortaya çıkıyor.
Genler, koşullarve mutluluk
İnsanların mutluluk düzeyleri büyük ölçüde biyolojik yatkınlık ile hayatın onlara sunduğu koşulların etkileşiminden doğuyor. Bazı insanlar olumlu duygulara daha yatkın, bazıları ise kaygıya ve çökkünlüğe daha hassas bir yapıyla dünyaya geliyor. Araştırmalar insanlar arasındaki mutluluk düzeylerinin %30-40’ının genetik farklılıklardan kaynaklandığını gösteriyor.
Ama genetik değişmez bir kader değil. Çünkü doğuştan gelen eğilimler; insanın çevreye nasıl tepki verdiğini, verdiği tepkiler de yaşamını şekillendiriyor. Yani mutluluk, ne sadece yaradılışın ne de sadece dış dünyanın ürünü. İkisi sürekli birbirini biçimlendiriyor.
Elbette bu tabloda hayatın gerçek ağırlığı da önemli. Ekonomik sıkıntı, işsizlik, güvencesizlik, kronik hastalık, bakım yükü, yalnızlık, şiddet, kayıp ve travma mutluluğun zeminini derinden aşındırabilir. Bu yüzden mutluluk sorumluluğunu tamamen bireye yüklemek doğru olmaz. Ama popüler kültür bunun tam tersini yaparak bizi yanıltıyor.
Mutluluğu kovalamakneden ters teper?
Sürekli iyi hissetmek gerektiği yönünde mesaj bombardımanı altındayız. Oysa mutluluk sürekli iyi hissetmek hali değildir. Böyle hissetmeyi bir zorunluluk haline getirdikçe, mutluluk o kadar uzaklaşır.
Bugün mutluluk reçetesi gibi sunulan olumlamalar, şükür listeleri, sürekli pozitif düşünme, manifestleme çağrıları kısa süreli iyi hissettirse de, bunların etkileri sanıldığı kadar güçlü değil. Aksine bunlar insanı duygularıyla savaşa sokabiliyor. Üzülmemeliyim, kaygılanmamalıyım, öfkelenmemeliyim diye düşündükçe kişi, duygularından daha çok korkar hale geliyor.
Mutlu bir hayat, sadece hoş duyguların yaşandığı bir hayat değildir. Acıyı, kederi, kaygıyı, hayal kırıklığını ve öfkeyi bütünüyle susturmak mümkün olmadığı gibi, bu uğraş bu duyguları güçlendirir; kişi kaçındıkça kaçtığı kapana kısılır. Acıyı hayatın dışına itmeye çalışmak hayatın da dışına çıkmaktır.
Mutluluk bekleyerek gelmez
İnsan çoğu zaman iyi hissetmediği için hayattan çekilir; hayattan çekildikçe de daha kötü hisseder. Yatakta daha uzun kalır, kendine bakmaz, hareket etmez, sosyal yaşama katılmaz, telefonları cevaplamaz, her tür işi erteler, anlamlı uğraşlardan uzaklaşır. Çoğu zaman kafasını uyuşturmak için ekrana ve sanal bir dünyaya sığınır.
Hayatı yaşamak için ruh halinin düzelmesini bekler. “Önce iyi hissedeyim, sonra yaşama karışayım.” “İçimden gelince adım atayım.” Oysa çoğu zaman süreç tersine işler. Kişi isteğin gelmesini beklemeden adım attıkça, çoğu zaman isteğin de peşinden geldiğini görür. Hayata karıştıkça duyguları ve ruh hali değişmeye başlar.
Amaç acıyı inkâr etmek ya da kendini neşeye zorlamak değildir. Amaç, zor duygularla birlikte hayatın içinde kalabilmektir. Çünkü insanı ayağa kaldıran şey hayatla kurduğu sade ama düzenli temastır.
Acıyı kabul etmek düzene boyun eğmek değildir
İnsanın zor duygularından kaçmadan adım atması, yaşadığı çağın acılarına uyum sağlaması anlamına gelmez. Dünyada olup bitenleri, eşitsizlikleri, şiddeti, kaybı ya da adaletsizliği kabullenmek hiç değildir.
Öfke, keder ve kaygı bozuk bir düzene verilen sağlıklı tepkilerdir. Asıl mesele, bu duyguların insanı hayattan, ilişkilerden ve eylem kapasitesinden bütünüyle koparmasına izin vermemektir. Hayatın içinde kalmak, sadece kişisel rutinlere dönmek değil, dayanışmak, itiraz etmek ve etki yaratabileceğimiz yerlerde harekete geçmek de demektir.
Sende Yorum yap