31 Mart hesap günüdür!

Takvim 31 Mart’ı gösterince insan ister istemez dönüp bakıyor. Seçim günü verilen sözlere, meydanlarda kurulan cümlelere, “şehrim için” diye başlayan o iddialı konuşmalara… Yıllardır bu işin içindeyim. Türkiye’nin dört bir yanını dolaştım. İl, ilçe, belde… Aynı sokaktan iki kez geçtim, bazen üç kez. Bir yerde yapılanı da gördüm, yapılmayanı da. İyi niyetle başlayan işleri de gördüm, sırf “öncekinden kaldı” diye rafa kaldırılan projeleri de.
Şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Belediyecilik artık eskisinden daha ağır bir yük. Çünkü belediyeler sadece yol, kaldırım yapmıyor; hayatın her alanında etkisi var. Hastanede temizlikte, okulda, camide var. Yetki başka kurumda olsa bile, beklentiler belediyede. Bu tablo her geçen gün biraz daha büyüyor.
Koordinasyon yok
Ama asıl kırılma başka yerde. Kurumlar arasında uyum yok. Bugün bir belediye yolu sıfırdan yapıyor, tertemiz asfalt atılıyor. Aradan çok kısa bir süre geçmeden biri geliyor kazıyor. Su hattı, doğal gaz, elektrik… Herkes kendi işine bakıyor. Ortada koordinasyon yok. O yol millî servet ama sahip çıkan yok. Vatandaş şikâyet ediyor, kurumlar topu birbirine atıyor. Sokakta bunun karşılığı çok açık: Yapboz tahtası.
Bir diğer başlık otopark meselesi. Şehirlerde araç sayısı her gün artıyor ama çözüm aynı hızda gelmiyor. Belediyeler yeni bina yapmak yerine boş alanları otopark olarak değerlendirse şehir nefes alır. Bu artık konfor değil, doğrudan ihtiyaç.
Ama bütün bu başlıkların merkezinde yine aynı gerçek var: Vatandaş için ilk kapı hâlâ belediye. İş artıyor ama kaynak aynı hızda büyümüyor. Bu yük bu şekilde taşınamaz. Belediyelerin bazı kalemlerde rahatlatılması gerekiyor. Vergi konusu burada kritik. Örneğin belediye otobüslerinin yakıtı… Orada sağlanacak bir esneklik doğrudan hizmete yansır. Araç yenilenir, kalite artar.
İç dengeler bozulursa
Bir de içerideki denge meselesi var. Sahada kime sorsan belediyede çalışmak istiyor. Bunun bir sebebi var. Bazı yerlerde ücret dengesi bozulmuş. Aynı yapının içinde farklı uçlar oluşmuş. Bu durum içeride huzuru da sistemi de zorluyor. Belediyelerin kendi şirketleri üzerinden yaptığı alımlarda daha dengeli bir yapı kurması gerekiyor.
Gelelim en kritik noktaya… Yönetim refleksi. Bir olay oluyor, şehir konuşuyor ama belediye susuyor. Başkan ortada yok, ekip yok. İnsanlar bunu anlamıyor. Çünkü beklenti çok açık. Sorun varsa hızlı hareket edilecek, sahada olunacak, açıklama yapılacak. Bu iş böyle yürür.

İletişim tarafı ise ayrı bir başlık. Her belediyede basın birimi var, danışman var ama gazeteyi okuyan yok. Eleştiri yazısı çıkıyor, kimse dönüp bakmıyor. Yazıyı yazan aranmaz, temas kurulmaz ama aynı belediye görünmek ister. Bu denklem böyle işlemez. İletişim tek taraflı olmaz.
Buradan basit bir öneri: Her belediye binasında gazete olmalı. Vatandaş beklerken okumalı. Basın birimleri zaten okumalı. Küçük bir alışkanlık gibi görünür ama zamanla kültüre dönüşür. Aynı şeyi yıllardır uçaklar için söylüyorum. Eskiden gazeteler olurdu, şimdi yok. Sonra kimse okumuyor diye şikâyet ediyoruz.
Bir de sahadan gelen bir başka serzeniş var. Gazete bayileri. “Stant koyduk diye ceza yazılıyor” diyorlar. Sormak lazım: Kaldırımdaki tüm işgaller bitti de sıra gazeteye mi geldi? Gazete standı bu ülkenin hafızasıdır. Ona bakış bile aslında çok şeyi anlatır.
Sokak ne diyor?
Ve en hayati mesele: Kentsel dönüşüm. Deprem olduğunda herkes aynı şeyi konuşuyor. Bir süre sonra gündem değişiyor, konu kapanıyor. Oysa bu sorun beklemez. Bir gün bile beklemez. Çünkü mesele bina değil, hayat.
Son günlerde konuştuğum esnaf da, taksici de, mahallede karşılaştığım vatandaş da aynı noktaya işaret ediyor. “Başkan seçim zamanı vardı, şimdi yok” diyen de var… “Geliyor ama dinlemiyor” diyen de. Aslında mesele çok basit. İnsanlar görülmek istiyor, duyulmak istiyor. Bir çay içimi sohbet bazen milyonluk projeden daha etkili oluyor. Çünkü şehir sadece asfaltla, betonla yönetilmiyor. Duyguyla da yönetiliyor.
31 Mart sadece bir seçim tarihi değil. Bir hatırlatma günü. Kim sahadaydı, kim yoktu? Kim dinledi, kim duymadı? Kim gerçekten dokundu…
Sende Yorum yap