ZİRVEDEN TEPETAKLAK
Hayat denen döngüyü salt bir zaman dilimi olarak yaşıyorsun. Ama bir şey oluyor, bir olay yaşanıyor ve oturup da düşündüğünde hayatın sadece zamandan ibaret olmadığını anlıyorsun!
Bir düzen, bir matematik en çok da tarım!
Evet doğru okudunuz, tarım!
Tarıma benziyor hayat bence; Ekiyorsun önce, nadasa bırakıyorsun, bekliyorsun. Zamanı gelince de hasadı topluyorsun. Sonunda da ne ekersen onu biçiyorsun!
Geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz ünlü müzik yapımcısı Erol Köse’nin ardından düşündüm bunu! Her şeyin bir illüzyondu ya da ağır bir sınavın sonu! Hayat, başladığın A noktasından B noktasına gidiş yolu değil galiba! O yolda yaşadıkların, yaşattıkların, katlandıkların, sonuçların!
Oturduğu binanın 16’ncı katından düşerek hayatını kaybeden Erol Köse’nin hayatı, bir ibret dersi! Zirveden yere çakılan, ışıltılı hayattan beton zemine çarpan bir ömrün trajik hikayesi!
Ülkenin en zor en önemli fakültelerinden biri olan Ankara Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde okurken derslerin kendisine kolay gelmesiyle farklı bir şeyler yapma arayışına giren Köse, bir arkadaşıyla Amerikan Kültür'de dans kursuna başlıyor. Üç arkadaş bir araya gelerek Komedi Dans Üçlüsü’nü kuruyorlar. Çeşitli şarkılardan bölümleri birbirlerine ekleyerek danslarıyla birlikte
bir sahne şovu hazırlıyorlar. Şov, televizyonda yayınlanıyor ve hızla popüler oluyor. İstanbul’daki gazinocular gruba ilgi gösteriyorlar ve İstanbul serüveni böyle başlıyor. Erol Köse dışındaki grup üyeleri, okulu bırakıyorlar sadece Köse, ailesine verdiği söz nedeniyle okulu bırakmıyor ve göz mütehassısı oluyor. Komedi Dans Üçlüsü, gazinolarda birçok şova imza atıyor ve sekiz yıl sonra dağılıyor. Erol Köse’nin yapımcılık kariyeri de bundan sonra başlıyor. Türkiye'nin bir dönemine damga vuran Uzan Ailesinden Hakan Uzan'ın müzik şirketine ortak oluyor ve grubun kâh televizyon kâh radyo gibi medya gücünden faydalanarak yapımcılık kariyerini yükseltiyor. Birçok sanatçını ve grubun müzik piyasasına girişini, Rumeli Hisarı Konserleri’ni bu ortaklıkla gerçekleştiriyor. Bugün konuşulan, Köse’nin istediği şarkıcılara iş verdirtip istemediklerini televizyona, radyoya çıkarttırmadığı, piyasadan silinmesini sağladığı iddiaları, işte o dönemin kalıntıları!
Müzik piyasasının kalbini tutan bu ortaklık dağılınca kızılca kıyamet kopuyor, İftiralar, skandallar manşetlerden inmiyor hatta Köse vuruluyor. Bunun üzerine Uzan ailesini "çıkar ilişkilerine dahil olmaya zorlamak", "tehdit", "şeytanlık" gibi ifadelerle suçlayan Köse, Uzan Grubu'nun çöküşünde "itirafçı" olarak rol oynuyor. Kendisinin kariyeri ve ışıltılı ismi de bu çöküşle beraber neonlu tabelalardan iniyor.
O renkli, coşkulu hayatın ardından gelen yalnızlık, hastalık, psikolojik rahatsızlık! Derin bir buhran ve geride, ‘buna mecburdum’ yazan bir notla birlikte gelen intihar!
Hızlı yaşanmış bir ömre yakışmayan bir son! Ama asıl önemlisi, arkasından söylenenler!
1 hafta arayla ölmüş iki ünlü; İlber Ortaylı ve Erol Köse!
Birinin metrelerce uzunlukta kalabalık cenaze törenindeki sevgi seli, diğerinde ‘ateşin bol olsun’ temennili nefret söylemleri! Arkalarından söylenenlere bakınca ikisinin de gideceği yerler aşağı yukarı belli gerçi bunu Allah’tan başka kim bilebilir ki!
Ama şu da bir gerçek ki hesabını veremeyeceğin işlere kalkışmamak lazım, öbür tarafta bulaşık yıkatmıyorlar sanki!
Zirveden tepetaklak düşen bir hayatın arkasından konuşmak kolay! Önemli olan ders çıkarmak!
Beddua edenler, kin kusmayı, ah etmeyi bıraksınlar, şöhret peşinde koşanlar, para için her şeyi mübah sayanlar, bu hazin sondan ibret alsınlar.
Doğduğunuzda siz ağlarken insanlar sevinçten güldüler. Öyle yaşayın ki öldüğünüzde, insanlar kederden ağlasınlar!
………………………….*………………………..
GÖLGELERİN GÜCÜ ADINA;
Yaşarken fark etmediğimiz bazı şeyler, ölümle kederle ya da ne bileyim olağandışı bir durumla çıkıyor karşımıza, gösteriyor omuzlarımızdan tutup sarsa sarsa!
Arka arkaya yaşanan ölümler de içimde birçok şeyi sorgulattı bana!
Başarı, güç, iktidar ya da para- pul, şan- şöhret için yapılanlar, yapılabilecekler, ödenmeye razı bedeller, bu uğurda yok olup gidenler, tükenmişlikler…
Bizim zamanımızda farklıydı tabi bazı şeyler. ‘Bizim zamanımızda’ diye başlayan cümleler kurmaya başladıysam da vah halime, yaşlanıyoruz beyler!
Neyse eskiden güç, başarı demekti! Eğitim, başarının anahtarı, aile doğuştan başarının kod adıydı. Para o zaman da mühimdi elbet ama altı doldurulmamış para, kroluk ya da şimdilerin tabiriyle keko’luktu. Şimdi güç=para! Paran varsa güçlüsün, itibarlısın hatta öyle bir noktaya geldi ki paran kadar insansın! Linç tayfa da ayaklanmasın şimdi, rica ediyorum. İnsani muamele görmen, hastanelerde tedavi, gişelerde bekleme, girdiğin ortamlarda karşılanma, parayla! Zamanın hastalığı, kolay para kazanma hırsı da bundan sebep illa!
Oysa gerçekten güç nedir aslında?
Güçlü olmak, zor ve kalleş bir dünyada hayatta kalabilmektir, düşmeden, yitip gitmeden!
İhtiyacın olduğunda ‘gel’ diyebilmektir. Hayatın acı sürprizlerini nasır tutmuş duygularla kucaklayabilmek, ne olursa olsun ayakta kalabilmek, geldiği şekilde kabul edebilmektir. Sevebilmektir, soluksuz ve karşılıksız! Kadının gücü, doğuştan gelen asaletindendir. Erkeğin gücü ise bir kadına vurmakta değil, bir kadına vurulmaktadır!
Haksızlığa karşı durabilmektir ki, bu bazen tüm dünyaya karşı gelmek bile olsa! Güçlü olmak, ışığın söndüğünde, küllerinden yeniden doğabilmektir. Öldürmedikçe katmerlenendir içinde! Dostun vefasızlığında, yârin ihanetinde, zalimin zulmünde direnmektir kendine, eğmemektir ne olursa olsun başını yere! Güçlü olmak, aşk uğruna girilen savaşların baştan kaybedildiğini bilmektir. Çünkü aşk, bir varış değil yolculuğun ta kendisidir.
Son zamanlarda yaşadıklarıma bakınca şunu diyebilirim ki türlü badireden sağ çıkmayı başarmış, başınızı beladan uzak tutabilmiş, tutamasanız da bundan sıyrılabilmişseniz tek başınıza, işte o zaman size verilen roldür güçlü olmak, başka bir deyişle size biçilen kaftandır. Ama bunun ne kadar bol geldiğini bir tek siz bilirsiniz…
Her şey iyi tamam da en çok atladığımız, gücün sabit olmadığı! Güç, zamana, mekâna, yaşa en çok da şansa göre değişebilir. Örneğin sular yükseldiğinde balıklar karıncaları yer. Sular alçaldığında ise karıncalar balıkları! Kimse şimdiki gücüne güvenmesin, kimin kimi yiyeceğine su karar verir. Bir ağaçtan binlerce kibrit çöpü çıkabilir. Oysa yeri geldiğinde bir kibrit çöpü, binlerce ağacı yok edebilir.
Velhasıl, güçlü olmak bir karakter işi azizim, o yüzden karakterinize dikkat edin! Çünkü karakteriniz bazen kaderiniz bazen kederiniz olabilir.
Ve ağaca mı tırmanmak istiyorsunuz, o halde yıldızlara çıkmayı niyet edin;
Ağacın en tepesine ulaşacağınız garanti! Söylemedi demeyin!
………………………*………………………….
HEY KRAL! EKMEK GÖNDEREYİM Mİ?
Haftanın önemli günü, yeryüzünün en karışık, en korkulan ve de arkasından en çok konuşulan bir mesleğin, hak, hukuk ve faziletin timsallerini, avukatların günü!
Tamam kendi mesleğim olduğu için biraz taraflı olabilirim ama avukat olmanın ne zor, avukat kalmanın çok daha zor olduğunu da iyi bilirim! Valla kesin bilgi; siz yaymazsanız ben yayabilirim!
Avukatlığın, eskiden çok daha havalı bir meslek olduğu yadsınamaz bir gerçek! 25 yıl önce tüm ülkede sadece 5 tane hukuk fakültesi varken şimdi her semtte beş tane var neredeyse! Bu kadar çok fakültenin olduğu yerde, aynı eğitim ve kalitenin olması mümkün değil elbette! İş bulma zorluğunu, adli şartları falan geçtim, arz çok olunca talep de azalıyor.
Avukat olmak zor zanaat; ne okuması kolay ne bitirmesi! Bitirince de iş bulması ayrı, müvekkil ile uğraşması ayrı dert. Emeğinin karşılığı tahsilat kısmına hiç girmeyeceğim. Müvekkilden vekalet ücretini almak kadar zor bir şey, çok azdır dünyada!
Ama onca derdine, tasasına rağmen yine de güzel Avukat olmak!
Her olaya farklı pencereden bakmayı, görünmeyeni göstermeye, duyulmayanı duyurmaya, söylenmeyeni söylemeye çalışmak ve bunu yaparken “köyün deliliğine” ve onun “cesaretine” sığınmaktır avukatlık! Öyle ki ‘savunabilmek’ adına, doğruluğundan bazen kendimizin dahi yüzde yüz emin olamadığımız düşüncelerimizi, aykırı görüşlerimizi sırf tersinden sınamak ve gücünü test etmek pahasına yüksek sesle seslendirmektir! Adaleti temsilcisi, savunma hakkının bekçisi olma sıfatlarını taşıyabilmektir.
1750 yılında, Alman Prusya Kralı Büyük II. Frederick, Berlin yakınlarındaki Postdam ormanlarında gezinirken, bir değirmenin bulunduğu alçak bir tepe üstünde durur. Değirmenin olduğu yeri satın alacağını ve yerine bir saray yaptıracağını söyler. Kralın adamları değirmenciye gider ve kralın bu isteğini iletirler. Fakat adam değirmenini satmak istemez. Adamları gelip Kral'a durumu anlatırlar. Kral bunun üzerine değirmenciyi huzuruna çağırtır. Değirmenci gelip, Kral'ın karşısında durur.
- "Yanlış anladınız beni herhalde beyefendi, ben satın almak istiyorum orayı. Kaç para?" der, önce. Sonra değirmen için değerinin kat ve kat üstünde bir ücret ödemeyi teklif eder.
- "Hayır yanlış anlamadım, adamların da bunu söyledi. Satmıyorum!"
- "Beyefendi inat etmeyin, paranızı fazlasıyla vereceğim!"
- "Sen koskoca Kralsın, paran çok! Git Almanya'nın her yerine saray yap! Burayı benden önce babam işletiyordu. Ona da babasından kalmış, ben de çocuğuma bırakacağım. Satmıyorum!”
Bunun üzerine sinirlenen Kral Frederick ayağa kalkar ve;
“Sen benim Prusya Kralı Friedrich olduğumu bilmiyor musun yoksa?” diye gürler. Değirmenci;
- “Senin kral olduğunu biliyorum. Ben de bu değirmenin ve arazinin sahibi Sans-Souci’yim!”
Kral iyice köpürür ve;
- “Madem benim kim olduğumu biliyorsun, o halde zorla alabileceğimi de biliyor olmalısın. Bakalım o zaman ne yapacaksın? Benim binlerce askerim var. Senin kimin var?” der.
Değirmenci bu söz üzerine hiç telaşa düşmeden tarihe geçecek o ünlü sözü söyler;
- “Berlin’de hâkimler var. Ben de onlara güveniyorum!”
Kral bu cevap üzerine, “Görüldüğü üzere hiçbir güç, hiçbir siyaset, hiçbir iktidar kral bile olsa adaletten üstün değildir. Hiç kimse adaletin üstüne çıkamaz!" der ve bu yel değirmeninin Prusya Krallığı devam ettikçe korunmasına karar verir. Değirmenin daha altında olan tepeye sarayını diker, adını da değirmencinin ismi olan “Sans-Souci Sarayı” koyar.
Saray ve değirmen, günümüzde hala orada bir "Adalet Simgesi" olarak yan yana ve birlikte durmaktadır. Adaletin simgesi, saray ve arka bahçesinde bir değirmen!
Prusya Kralı II. Frederick, sabahları arka bahçeye çıktığında değirmenci seslenir ona;
- "Hey Kral! Ekmek yaptım göndereyim mi?"
Kral da şöyle der yanındakilere;
- "Adalet her sabah bana, taze ve sıcak bir ekmek kokusuyla gelirdi!"
Çook yıllar sonra genç bir Osmanlı subayı, Berlin'de bir davete katılır. Duyduğu bu hikâyeyi arkadaşlarına anlatır ve sonra da "Haydi gidelim ve bu sarayı görelim. Değirmen hala duruyormuş!" der. Kimse o soğukta dışarı çıkmak istemez. Bir tek o subay gider. Sarayın karşısına geçer ve tek başına bu eşsiz eseri izler. İşte o genç subay, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'tür!
Ve mahkeme salonlarında hâkimin hemen arkasındaki duvarda yazılı olan, “Adalet, mülkün temelidir” sözünün hikayesi, budur işte!
Son olarak, olması gereken avukatlık duruşunu en iyi anlatan cevap ile bitiriyorum yazımı, müsaadenizle;
Fransa'da 1800'lerde ünlü avukat Berryer, fakirlik içinde ölürken genç meslektaşları sormuşlar:
"-Üstat, ayaklarınızın altına altın dolu torbalar koymuşlardı, neden almadınız?
Berryer cevap vermiş;
- “Çünkü almak için eğilmek lazımdı!"
‘5 Nisan DÜNYA AVUKATLAR GÜNÜ’ Kutlu Olsun’
…………………………………..*……………………………………
HAFTANIN EN’LERİ;
Haftanın Gururu; Bizim Çocuklar! A Milli Futbol Takımımız, 2026 FIFA Dünya Kupası play-off turu finalinde deplasmanda Kosova'yı 1-0 mağlup ederek adını Dünya Kupası'na yazdırdı! Ülkemize Dünya Kupası biletini getiren golün sahibi, 53. dakikada attığı gol ile Kerem Aktürkoğlu oldu. Bu galibiyet ve enfes gol ile ve 24 yıllık hasret de son buldu! En son 2002 yılında katılarak 3.olduğumuz Dünya Kupası’ndan sonra yeniden heyecanlandık, umutlandık, gururlandık! Onca sıkıntının ortasında yüzümüzü güldürdü Bizim Çocuklar, yolları açık, attıkları gol olsun! Bekle bizi Amerika!
Haftanın Varyantı; ‘Ağustos Böceği’! Amerika başta olmak üzere bazı ülkelerde bildirilen ve kamuoyunda “Ağustos böceği varyantı” olarak anılan yeni COVID-19 varyantı, endişe verici boyuta ulaştı! Ateş, baş ağrısı, kas ve eklem ağrıları ile halsizlik gibi şikâyetlerle ortaya çıkan bu yeni varyant, testlerde de negatif olarak çıkabiliyormuş. Yahu biz daha Covid-19 travmasını atlatamadık kaç yıl geçmesine rağmen, bunu nasıl atlatırız bilmiyorum!
Haftanın Festivali; ‘Güneşe ateş eden yiğitlerin er meydanı’ Adana’da gerçekleşiyor! Konserler, kültürel, sanatsal ve sportif etkinlikler, yarışmalar ile kostümlü kortejin düzenleneceği 14. Uluslararası Portakal Çiçeği Festivali kapsamında Adana Müze Kompleksi'nde resim ve heykelciklerden oluşan Vagabond Sanat Karma Resim Sergisi ile kente özgü boncuk oyaları ve yazmaların yer aldığı İlmekten Belleğe sergisi halka açıldı! Baharın sıcaklığı ile portakal çiçeği kokuları burnuma geliyor buram buram! Çağıran bir şeyler var beni uzaklarda, gidesim geliyor!
Haftanın Planı; Dünyanın ne yapacağı belli olmayan uçarı çocuğu Amerika, yine yaptı yapacağını! Bu sefer savaş mavaş değil bahsettiğim, füzeler ya da ültimatomlar da değil! Amerika aya gidiyor!
ABD Havacılık ve Uzay Ajansı (NASA), 50 yıl sonra Ay'a yapacağı ilk insanlı uçuş olan Artemis II görevi kapsamında Ayın şimdiye dek görülmemiş kısımlarına dair yeni gözlemler yapılacak! Ay, diğer gezegenlere benzemiyor, tuhaf bir yanı var, komplo teorilerinin baş tacı! Bulunacak şeyler beni heyecanlandırıyor valla! O zaman şarkıda dediği gibi; ‘Götür beni aya aya aya…!’
Haftanın Yasağı; Tuhaflığın daniskası! Norveç’e bağlı Svalbard takımadalarında yer alan Longyearbyen, dünyada görülmemiş bir uygulamayla karşımızda! Bu küçük Arktik kasabasında “ölmek yasak!” Ancak bu yasak, hukuki bir ceza sisteminden ziyade, doğa koşullarının zorunlu kıldığı bir uygulama! Bölgenin tamamen donmuş toprak yapısı, yılın büyük bölümünde çözülmeyen bir toprak! Permafrost yapı, gömülen bedenlerin çürümesini engelliyormuş. Bu da sadece defin işlemlerini zorlaştırmakla kalmıyor, aynı zamanda ciddi sağlık risklerini de beraberinde getiriyormuş! Norveç hükümeti, Longyearbyen sınırları içinde gömülmeyi yasaklamış ve mevcut mezarlıklar kapatılmış. Böylece yeni cenazelerin kasaba içinde defnedilmesine izin verilmemeye başlanmış. Bu durum, zamanla “ölmenin yasak olduğu yer” söylemini doğurmuş! Ölmek sadece burada yasak olmasa, dünyada yasak olsa keşke! Külliyen kaldırılsa şu ölmek mevzusu, rahatlasak gezegence!
Categories: ZİRVEDEN TEPETAKLAK
Sende Yorum yap