Sevgi ile kibir arasındaki fark
Bir film bir insanı ne kadar çok konu üzerine düşündürebilir? Ve çok kişisel bir film tamamen yabancı insanları ne kadar derinden etkileyebilir? 45. İstanbul Film Festivali’nin ilk günlerinde izlediğim çarpıcı belgesel “Güvercinler Altın Olsa”, o günden beri zaman zaman yokluyor beni.

Belgeselin yönetmeni Pepa Lubojacki, Prag Prag Sanat Akademisi Film ve Televizyon Okulu’ndan mezun olmuş, bu filmi başta belgesel alanında yaptığı yüksek lisansın bitirme filmi gibi düşünmüş ama film kendi kendini büyütmüş. Berlin Film Festivali’nde aldığı en iyi belgesel ödülüyle serüveni de büyümüş.
Lubojacki filmde kamerasını (çoğunlukla iPhone’unu) kendi ailesine çeviriyor. Kuşaklar boyu aktarılan bağımlılık ve travmalar, alkolden kaybedilmiş iki baba ve amca, onlardan geriye kalan dört çocuk. Pepa, abisi David ve iki kuzenleri. Pepa dışında hepsi bağımlı, hepsi de çoğunlukla evsiz, sokakta yaşıyor. Düzenli hayatıyla onlardan ayrılan Pepa Lubojacki, her birine karşı taşıdığı derin sevgi bağıyla bu hüzünlü hikâyeyi anlatıyor.
Onun kamerasından izliyoruz başta David olmak üzere ailenin bu üç bireyinin hayatını. Müthiş sahici bir kamera, hiçbir şeyi saklamıyor gibi görünüyor, iki kardeşin arasındaki gözle görülür sevgiyi de kavgalarını da kopuşlarını da kardeş / yönetmenin isyanını ve gözyaşlarını da. Bir günlük gibi kurgulamış filmi Lubojacki, beş yıl boyunca an be an izlediği abisine yazılmış görüntülü bir mektup gibi. İki yıl da kurguyla geçmiş, yedi yıllık yorucu bir macera bu. Her bağımlı yakını gibi bir yandan onu ‘kurtarmaya’ adamış kendini. Sokakta yaşadığı yerden koparıp yanına almak, bir hostele yerleştirip parasını ödemeyi önermek, bir arkadaş evinde kalacak yer bulmak ve her seferinde artık içmemesini ummak gibi bir kısır döngüyü filme çekmiş aslında yıllar boyunca. Babasını kurtaramamış, sıra abisinde olmasın istiyor. Durup durup umutsuzca soruyor: “Hayatının sonuna kadar böyle mi yaşayacaksın?”
Öyle bir görsel dil kurmuş ki biz iki saate yakın süren bir instagram hikâyesi izler gibi izliyoruz filmi. Öyle sahici, öyle mesafesiz. Zaten cebinden çıkarıverdiği iPhone ile çekilmiş çoğu, hepsinin hayata dair umutlar taşıyan küçük çocuklar olduğu geçmiş zamanlara dair fotoğraflar yapay zekâyla hareketlendirilip konuşturulmuş. Instagram filtreleri, ekran görüntüleri, dikey çekimler bir sosyal medya estetiği oluşturulmuş. Bu daha da çarpıcı kılıyor anlatılan her şeyi. Uzaklaşamıyorsunuz, seyirci gibi hissedemiyorsunuz. Çok derinden merak ediyorsunuz David’in nerede olduğunu, ne yaptığını, Pepa ile birlikte.
Bir yerden sonra psikiyatri kliniğinde tedaviye alınacak kadar yorulan yönetmenin kabulleniş anına tanık oluyoruz. O güne kadar söylediği acı sözler için, onun hayatını değiştirme denemeleri, ona nasıl yaşaması gerektiğini öğretme cüreti için annesi ve kendisi adına özür diliyor. “Seni olduğun gibi seviyorum” diyor. Biri için endişelenmekle onu küçümsemek arasındaki, sevgi ile kibir arasındaki fark üzerine bu kadar etkileyici bir sahne görmedim. Çok çok etkileyici bir film, bu akşam 21.30’da City’s’de gösteriliyor, kaçırmayın derim.
Ölüme meydan okuyan film
Yine 21.30’da Beyoğlu Sineması’nda kaybedilmiş bir arkadaşa yapılmış kıymetli bir hediye olan “Yo, Aşk Asi Bir Kuştur” gösteriliyor. Yönetmen Anna Fitch, yaş / kuşak farkı dinlemeden 16 yıl süren (tanıştıklarında kendisi 24, Yolanda 75 yaşındaymış) dostluklarını ölüme meydan okuyarak sürdürmenin bir yolunu bulmuş: Yo’nun evinin 1/3 ölçekli bir modelini yapmış. Model evin içinde Yo’nun kuklası yaşamaya, Anna onun küçük posta kutusuna mektuplar atmaya devam ediyor. Yönetmenin her şeyini kocası Banker White ile birlikte yaptığı film Berlin’den Gümüş Ayı aldı. O büyülü bebek evi insanı şaşkına çeviriyor, Yo da kesinlikle tanımaya değer bir karakter.
Categories: Sevgi ile kibir arasındaki fark
Sende Yorum yap