Çocuğumuzu korurken neyi kaybediyoruz?
Hiç unutmam, 1970’li yılların sonuydu, henüz beş-altı yaşlarındaydım. Kuzenimle mahallede oynarken yolumuzu kaybetmiştik.
Biz ortalıkta görünmeyince ailelerimiz, konu komşu hep birlikte aramaya çıkmış. Mahalle camisinin minaresinden isimlerimiz anons edilmiş.
Sonunda bir şekilde evin yolunu bulup dönmüş, bolca da azar işitmiştik. Ama işte o gün; biraz paniklesek de etrafa bakarak yön tayin etmeyi ve çözüm aramayı öğrenmiştik.
Bugünden bakınca birçok kişi bu hikâyeyi ailelerimizin sorumsuzluğu diye okuyabilir. Ancak tablo tam olarak öyle değil. Evdekiler oturup beklememiş, mahalle ayağa kalkmış, komşular aramaya çıkmış, camiden anons yaptırılmış. Yani ortada kayıtsızlık yok. Daha gevşek, bugüne göre daha az kontrollü bir çocukluk hâli var. Şimdi ise durum oldukça farklı.
Son yıllarda yapılan çalışmalar, çocuklar ve gençlerde daha görünür hale gelen kaygı ve içe kapanma duygusunun, aşırı kontrolcü ebeveynlik ile ilişkili olduğunu gösteriyor.
Hemen buradan “ihmal iyidir” gibi kolay bir sonuca atlamayalım. Daha sınırlı ama önemli bir şey anlatılmaya çalışılıyor: Çocuğun önündeki her pürüz temizlendiğinde, sorun çözme ve duygu düzenleme becerisi zayıflıyor.
Burada tek tek anne babaları suçlamıyorum. Onlar da çok büyük bir toplumsal değişimin hem mağduru hem de ürünü. Şehir büyüdü ama çocukların hareket alanı daraldı. Mahalle zayıfladı. Komşuluk gevşedi. Kamusal alana güven azaldı. Eğitim, yarışa döndü. Orta sınıfların gelecek korkusu da artınca, çocuk, ailenin en hassas alanına dönüştü.
Etrafım, çocuğunun her küçük meselesine yetişmeye çalışan anne babalarla doldu. Parkta yaşanan ufak bir sürtüşmeye, çocuğun arkadaşıyla küsmesine bile anında müdahale ediliyor. Çocuk sıkılınca hemen yeni bir uğraş bulunuyor. Tek başına deneyim yaşayacağı her eşikte, yetişkin birinin gölgesi beliriyor. Çünkü artık birçok aile boşluğu fırsat değil, tehlike olarak görüyor.
Oysa çocukluk biraz da o boşluklarda şekillenir. Sıkılmakla, beklemekle, küçük çatışmalarla, ufak hayal kırıklıklarıyla...Oyuna alınmamak, kaybetmek, haksız bulunmak...Bunlar yetişkin gözüyle küçük görünebilir. Çocuk için öyle değildir. İnsan tam da burada kendini tutmayı, yeniden başlamayı öğrenir. Her sıkıntısına yetiştiğimiz çocuk, kendi başına dayanmayı öğrenemiyor.
Benim kuşağımın çocukluğu elbette her bakımdan daha iyi değildi. Daha sertti, daha dağınıktı, kimi zaman daha hoyrattı, ama çocuklar büyüklerin gölgesi olmadan daha uzun zaman geçiriyordu.
Kavga ediyor, küslük yaşıyor, oyunun kuralını bozuyor, sonra yeniden kuruyorduk. Büyükler her meseleye girmiyordu. Bu yüzden sosyal hayatın küçük krizlerini daha erken öğreniyorduk. Bugün ise; oyun, arkadaşlık, boş zaman...neredeyse her adım denetleniyor.
Buradaki çelişki açık. Çocuğu korumaya çalışırken, dayanıklılık kazanacağı alanları daraltıyoruz. “Üzülmesin” derken hayal kırıklığıyla baş etmesini geciktiriyoruz. “Haksızlığa uğramasın” derken itiraz etmeyi öğrenmesini erteliyoruz. “Sıkılmasın” derken kendi başına kalma becerisini zayıflatıyoruz. Çocuğun önündeki her engeli kaldırıyoruz. Sonra da neden en küçük sarsıntıda dağıldığını soruyoruz.
Bir noktayı açık söylemek gerekiyor: Sevgi başka şey, sürekli müdahale başka bir şey. Güven vermek başka şey, çocuğun yaşayacağı her güçlüğü önceden ortadan kaldırmak başka şey.
Bugün birçok anne baba çocukları için büyük emek veriyor. Ama emek her zaman doğru mesafeyi kurmaya yetmiyor. Bazen çocuk için en gerekli şey, hemen devreye girmek değil, biraz geride durabilmek.
Kuzenimle birlikte kaybolduğumuz o günden bize kalan; ne yapacağımızı kendi başımıza düşünmek ve planlamak zorunda kalmamızdı.
Bugün çocukların hayatı çok daha yakından izleniyor, çok daha erken yönlendiriliyor. Bunun haklı nedenleri var. Ama işte dayanıklılık da öğütle kazanılmıyor. Biraz arayarak, biraz yanılarak, çokça da yaşayarak öğreniliyor.
Categories: Çocuğumuzu korurken neyi kaybediyoruz?
Sende Yorum yap