1500 yıl önce Kur’an’da yazılmış! Mesele Şii ya da Sünni mi? ‘Devletin ayakta kalma sırrı’

Zeynep Dilara Akyürek / Milliyet.com.tr – İran’ın zaman zaman çevresindeki Müslüman ülkeleri Şii ya da Sünni diye ikiye ayırıp değerlendirdiği biliniyor. Her ne kadar ‘müzakereye’ dayalı bir iletişimi olsa da İran, Türkiye için de aynı ayrımı yapan bir stratejiye devlet stratejileri arasında yer veren bir devlet.’ Oysa ‘İslam Devleti’ diye isimlendirilmiş bir ülkede Kur’an-ı Kerim’e ters düşecek bir düşünce veya hamle yapılmaması beklenir. İşte tam da burada Şii ve Sünni ayrımı, zinciri koparan halka olarak karşımıza çıkıyor. Ancak ne olursa olsun İslam tüm mensuplarının kardeşlik ve barış içinde yaşamasını emreden, birbirini ayrıştırmak yerine birleştirmeyi hedefleyen bir din. Prof. Dr. Özcan Güngör İran’ın İslam’ın birleştirici yanına nasıl baktığına ilişkin, “İslam kardeşliği çok kıymetli bir idealdir ama bu idealin romantik sloganlara indirgenmesi büyük hayal kırıklıkları üretir. Devletlerin çıkar politikalarıyla halkların dini kardeşliğini aynı şey sanmak büyük hata olur. İran devleti zaman zaman mezhebi jeopolitik bir enstrüman olarak kullanabiliyor” diyordu. Ancak Türkiye son savaşta bile bu bakış açısına karşı daha kucaklayıcı bir üslup kullanmayı seçmiş, hava sahasına giren füzelerle ilgili İran’ın bir kastı olmadığını düşündüğünü açıklamıştı. Türkiye, muhatabının ayrıştırıcı bir tarafı olmasına rağmen kapsayıcı bir tavırla hareket ediyor ve Şii ya da Sünni diye ayırmaksızın ‘İslam kardeşliğini’ vurguluyordu. Peki İran ve Türk devletleri arasındaki bu ılımlı ama mesafeli müzakere ve bölgesel dostluk Osmanlı döneminden bugüne ve bugünden geleceğe nasıl şekilleniyor? İran için Türkiye gerçekten ‘düşman’ mı? Kur’an’da ise tüm bunların cevaplarını saklayan bir sure… Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Özcan Güngör, İran’ı ve geçmiş politikalarını, Şii’lik ve devlet politikasının geleceğini Milliyet.com.tr’ye anlattı.

İRAN İLE OSMANLI’NIN ARASI NASILDI? ‘TARİHİN KIRILMA NOKTASI’
“Osmanlı-İran ilişkilerini sadece ‘mezhep savaşı’ diye okuyanlar tarihi fazlasıyla basitleştiriyor. Safevi-Osmanlı hattında ciddi mezhebi gerilimler vardı. Özellikle Safevilerin Şiiliği devlet ideolojisine dönüştürmesi ve Anadolu’daki bazı gruplar üzerinden nüfuz üretme çabaları Osmanlı açısından ciddi bir güvenlik sorunu oldu. Çaldıran Savaşı bu açıdan kritik bir kırılmadır. Ancak hikâye bundan ibaret değil. Osmanlı şunu çok erken fark etti: İran’ı tamamen askeri yöntemlerle ortadan kaldırmak mümkün değildi. Çünkü karşınızda sadece bir devlet değil, çok derin bir bürokratik hafıza, güçlü bir medeniyet bilinci ve sabırlı bir siyasal akıl vardı. Bu nedenle savaş kadar diplomasi de sürekli devrede kaldı. Bunun en sembolik örneklerinden biri Kasr-ı Şirin anlaşmasıdır. Bu anlaşma yalnızca sınır belirlemedi. Aynı zamanda iki büyük medeniyetin birbirini tamamen tasfiye edemeyeceğini kabul ettiği tarihsel bir denge üretti. Bugün Türkiye-İran sınırının büyük ölçüde hâlâ o hatta dayanması tesadüf değildir. İran açısından müzakere çok önemlidir çünkü Pers siyasal geleneği yalnızca cephede savaşarak değil; zamanı kullanarak, rakibi yıpratarak ve çok katmanlı diplomasi kurarak ilerler” diyen Prof. Dr. Özcan Güngör, geçmişten bugüne meselenin Şii ya da Sünni olup olmadığının ve Türkiye’nin bölgede bugünkü kapsayıcı gücünün detaylarını şöyle anlattı:

KUR’AN-I KERİM İRAN’I RUM SURESİ’NDE ANLATMIŞ!
Rûm Suresi Mekke döneminin sonlarında, yani hicretten yaklaşık 6 ila 7 yıl önce 615-616 yıllarında inmişti. Bizanslıların (Rum) Sasani İranlılarına yenildiği 613-614 döneminden sonra inen sure, Bizanslıların birkaç yıl, yani 3 ila 9 yıl içinde İranlılar karşısında galip geleceğini haber veriyordu. Bu bir nevi müjde olacak ki, Bedir Savaşı’ndan sonra ‘çifte sevinç’ yaşanacaktı. Rum Suresi'nin 4 ve 5’inci ayetlerindeki “O gün müminler, Allah’ın yardımıyla sevineceklerdir” müjdesi tam da bu durumu anlatıyordu. Rumların (Bizans) Sasanilere karşı galibiyet haberinin gelmesiyle Müslümanların Bedir'de müşriklere karşı kazandığı zafer aynı döneme, 624 yılına denk gelmişti. Müslümanlar, Ehl-i Kitap oldukları için Bizans'ın kazanmasını istiyordu. Mekkeli müşrikler ise kendileri gibi putperest olan Sasanileri destekleyenler arasındaydı. Bizans’ın zaferiyle Kur'an’ın yıllar önce verdiği haberin gerçekleşmesi, Müslümanların mutluluğunu katlamıştı. Rum Suresi’nin 2-5’inci ayetleri şöyleydi: “Rumlar, yakın bir yerde yenilgiye uğratıldılar. Onlar yenilgilerinden sonra birkaç yıl içinde galip geleceklerdir. Önce de, sonra da emir Allah'ındır. O gün Allah'ın (Rumlara) zafer vermesiyle mü'minler sevinecektir. Allah, dilediğine yardım eder. O, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.” Peki İran için mesele gerçekten Şiilik ya da Sünnilik miydi, yoksa altta yatan başka bir neden mi vardı? Prof. Dr. Özcan Güngör şöyle anlatıyor:
“Rum Suresi aslında sadece Bizans-Sasani savaşını anlatmıyor, aynı zamanda Ortadoğu’nun çok derin jeopolitik hafızasını da gösteriyor. O dönem Arap yarımadası iki büyük gücün arasında sıkışmıştı. kuzeyde Bizans, doğuda Sasani İranı... Araplar büyük ölçüde çevre güçlerin etkisine açık, parçalı kabile yapılarıydı. İslam tam da bu iki yorgun imparatorluğun arasında üçüncü bir medeniyet alternatifi olarak doğdu. Sasani geleneği tarih boyunca merkezileşmiş devlet aklına, bürokratik sürekliliğe ve imparatorluk refleksine sahipti. Arap siyasal geleneği ise özellikle İslam sonrası hilafet tecrübesiyle evrensel dini temsil iddiası geliştirdi. Bugün İran ile Suudi Arabistan arasındaki rekabette bu iki tarihsel hafızanın izlerini görüyoruz. İran kendisini sadece modern bir ulus devlet olarak değil, Pers medeniyetinin, Safevi mirasının ve devrim sonrası Şii jeopolitiğinin taşıyıcısı olarak görüyor. Suudi Arabistan ise Arap dünyasının merkezi olma iddiasını, Haremeyn’in koruyuculuğunu ve Sünni dünyanın liderliği söylemini öne çıkarıyor. Bu yüzden mesele sadece Şiilik-Sünnilik değil. Mezhep çoğu zaman daha derindeki güç rekabetinin dili haline geliyor. Yemen’de, Irak’ta, Suriye’de, Lübnan’da gördüğümüz şey yalnızca teolojik tartışma değil; tarihsel nüfuz alanlarının yeniden tanımlanması mücadelesidir. Bir tarafta Pers devlet hafızası, diğer tarafta Arap dini meşruiyet iddiası var. Kur’an’ın Rum Suresi tam da güç sarhoşluğu yaşayan imparatorlukların geçiciliğini hatırlatıyor. Dün Sasani vardı çöktü, Bizans vardı zayıfladı. Bugün de bölgesel güçler bunu unutmamalı. Eğer adalet üretmezseniz, halkınıza refah sunamazsanız ve sadece yayılmacı reflekslerle hareket ederseniz tarih çok acımasızdır. Bugünkü İran-Suudi rekabetini anlamak isteyen biri sadece günlük haberlere bakmamalı; Sasani saraylarından Emevi-Abbasi rekabetine, Safevi-Osmanlı kırılmalarından modern Körfez jeopolitiğine kadar uzanan uzun tarihsel hafızayı okumalıdır. Ortadoğu’da krizler değişiyor gibi görünür ama hafızalar kolay değişmiyor. Asıl mesele budur.”

KAYBETSE DE KAYBOLMADI! ‘DEVLETİN AYAKTA KALMASININ SIRRI’
Büyük devletler şekil veya isim değiştirse de milletini tarih boyu kucaklamaya devam eder. İran da tarih boyu milletini peşinden götüren, rejimi ya da ismi değişse de varlığını sürdüren bir devlet yapısına sahip. Prof. Dr. Özcan Güngör’e göre bu tarihte pek çok örnekle açıklanabilecek ‘İran’ın benimsediği strateji’ ile ilgiliydi: “İran rejimler kaybetse bile devlet aklını, stratejik hafızasını ve bölgesel nüfuz üretme kapasitesini kaybetmeyen çok eski bir medeniyet havzasıdır. Bu hafıza onlarda çok güçlü bir müzakere geleneği oluşturmuştur. Bu yüzden İran kültürü her defasında ve daha fazla işi müzakereye taşımak, orada vakit kazanmak, rakibi yormak ve nihayetinde farklı akıl taktikleriyle işi sürece yayarak lehlerine çevirmek isterler. Tarihte bunun pek çok örneği vardır.” Yani İran zaman zaman maddi manevi kayıpları olan bir devlet de olsa, kaybederken karşıya da kaybettiriyor bu da hanesine ‘kazanç’ gibi yazılıyordu. Devletin ayakta kalmasının sırrı de buydu belki de. Prof. Dr. Özcan Güngör o sırrı açıklayarak sözlerini şöyle noktaladı:
Categories: 1500 yıl önce Kur’an’da yazılmış! Mesele Şii ya da Sünni mi? ‘Devletin ayakta kalma sırrı’
Sende Yorum yap