Doğan Kuban ve İstanbulun destansı anlatımı
Doğan Kuban’ın “İstanbul’un Destansı Anlatımı” adlı eseri, kentin tarihini yalnızca yazılı kaynaklarla değil, görsel belgelerle de yeniden okumayı mümkün kılan önemli bir çalışmadır..

1965 yılında Mimarlık Yüksek Okulu’nda mimarlık eğitimine başladım. Sanat ve Mimarlık Tarihi hocamız Doğan Kuban’dı. Aramızda yirmi yılı aşkın bir yaş farkı olmasına rağmen o yıl profesör olmuş, kırk yaşında genç bir hocaydı. İlk yıl bize sanat tarihi anlattı; ikinci ve üçüncü sınıflarda ise Mimarlık Tarihi ve Rölöve derslerini yürüttü. Hâlâ aklımdadır, öğrencinin ilgisini sürekli canlı tutan bir anlatım yeteneğine sahipti. Daha sonraki yıllarda, TAÇ Vakfı’nın kuruluşu sırasında kendisiyle birlikte çalışma imkânı da buldum. Her zaman bilgisine ve öğütlerine başvurduğum bir hoca olarak, bende büyük emeği vardır. Doğan Kuban’ın İstanbul’a ve onun tarihine karşı bitmek bilmez bir merakı ve derin bir bilgisi vardı. “İstanbul Bir Kent Tarihi” adlı çalışması, içinde yaşadığımız şehir üzerine yazılmış en önemli eserden biridir.
1975 yılında doktora çalışmalarım sırasında bir gün kendisini ziyaret ettim. İstanbul’un kuruluşu üzerine daha önce Arif Müfit Mansel Hoca ile görüşmüş ve bazı uyarılar almıştım. İstanbul’un çevresinde erken dönemlere ait çok sayıda yerleşim izi bulunuyordu. Sarayburnu gibi stratejik öneme sahip bir yerin daha önce iskân edilmemiş olması nasıl mümkün olabilirdi? Acaba MÖ 660 yılında Megaralı Helenler tarafından kurulduğu söylenen Byzantion hikâyesi bir kurmaca mıydı? Yaşlı Plinius, günümüz Sarayburnu civarında “Lygos” adını verdiği bir şehrin varlığından söz ediyordu. Ancak Doğan Hoca bu anlatıları kesin bir dille reddederek, “Unut bu hikâyeleri, bunların aslı astarı yok!” demişti. Yıllar sonra, 1996 yılında yayımladığı kitabında bu kez, bana “Unut” dediği bu hikâyeye kitabında yer vererek “Lygos” isimli bir şehrin varlığından söz ettiğini gördüm. Bir ara kendisini tekrar ziyaret ettim, “Hocam, yeni kitabında Lygos’tan bahsediyorsun” dedim. “E, ne olmuş?” diye karşılık verdi. “Yirmi yıl önce bana bu hikâyeleri unut demiştiniz” dediğimde, hatırlayıp bana baktı ve yine aynı şeyi söyledi: “Unut!” “Yine mi unut?” diye sordum. Gülümseyerek, “Unut, unut… Bazı şeyleri unutmak iyidir!” demişti.

Doğan Kuban Hoca’yı 21 Eylül 2021 tarihinde kaybettik. Son gününe kadar üzerinde çalıştığı eser, vefatının üzerinden dört yılı aşkın bir süre geçtikten sonra yayımlandı: “İstanbul’un Destansı Anlatımı”. Kitabın editörlüğünü Bülent Özükan’ın üstlendiği, çalışmaya görsel yönetmen olarak Murat Öneş’in ve koordinatör olarak da Mısra Erkaya’nın önemli katkılar sunduğunu biliyorum. Kendilerini kutlarım.

Üç İmparatorluk
Yaygın biçimde üç imparatorluğun başkenti olarak tanıtılan İstanbul, gerçekte üç değil, birbirinin devamı niteliğindeki imparatorluğa; Roma ve Osmanlı’ya başkentlik yapmıştır (330-1923). Bu şehir kadar uzun süre, 1593 yıl boyunca başkentlik yapmış başka bir şehir dünyada yoktur. Sarayburnu’nda yer alan Gotlar Sütunu ile başlayan anıtsal sütunlar dizisi, bir dönem İstanbul’un en önemli simgelerinden biriydi. Daha sonra I. Tepe’nin yamacına inşa edilen Ayasofya, şehrin siluetini kalıcı biçimde değiştirmiştir. XV. yüzyılda yapımına başlanan çok sayıdaki cami ise kısa sürede şehrin, günümüze kadar uzanan kimliğini belirlemiştir.
İstanbul, dünyada çok az şehrin sahip olduğu özgün topografyaya sahiptir. İçinden deniz geçer; üstelik bu deniz yalnızca şehrin içinden geçmekle de kalmaz, Haliç gibi şehrin içine kadar sokulur. Bu durum, şehri üç ana bölüme ayırır: İstanbul, Beyoğlu ve Üsküdar. Denize dik uzanan tepeler dizisi, şehrin karakteristik siluetini belirler. İstanbul adıyla anılan yerleşme her ne kadar günümüz Fatih ilçesi sınırlarıyla belirlense de zaman içinde şehir özellikle Beyoğlu ve Boğaziçi’ne doğru genişlemiştir. Çamlıca Tepesi’nden bakıldığında şehrin görünüşü son derece etkileyicidir. Bu nedenle XV. yüzyılın son çeyreğinden itibaren birçok sanatçının çalışmalarına konu olmuştur. Boğaziçi, kıyıları boyunca inşa edilen yapılarla hayranlık uyandıran bir görünüme kavuşur. İstanbul, yüzyıllar boyunca sayısız sanatçının ilgisini çekmiş, hemen her noktasının ayrıntılı çizimleri yapılmış, XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ise çok sayıda fotoğrafla da ölümsüzleştirilmiştir.
Sultanahmed Meydanı’nda yer alan Dikilitaş’ın (Hiyeroglifli Sütun) kaidesinde gördüğümüz İmparatorluk törenleri, daha sonraki dönemlerde “Sûrnâme-i Hümâyun” gibi albümlerde de karşımıza çıkar. Yönetimler değişse de şehrin kültürel sürekliliği devam etmektedir.
Fatih Sultan Mehmed
Fatih Sultan Mehmed, İstanbul tarihinin kurucu ve destansı kahramanlarından biri olarak, Osmanlı Devleti’nin imparatorluğa dönüşümünün temsilcisidir. Günümüz anlayışının aksine, bir büyüklük göstergesi olarak Fatih Sultan Mehmed ve onu izleyen padişahlar, “Konstantinopolis” adını “Konstantiniyye” şeklinde sürdürmüşlerdir. İmparator I. Konstantin (Büyük Konstantin), sanılanın aksine bir Helen değil, Romalıdır. Roma İmparatorluğu, tarihte var olmuş en büyük ve en süreklilik gösteren devlettir. Uzun yüzyıllar boyunca bilinen dünyanın merkezinde yer almış ve büyük bir kültürel miras üretmiştir. Günümüzde bu şehirde yaşayan insanların önemli bir bölümü, ne denli büyük bir kültürel mirasa sahip olduğunun farkında değildir.
Bu şehir tarih boyunca iki büyük yıkıma maruz kalmıştır: İmparator Septimius Severus’un 196 yılında şehri ele geçirmesinin ardından yaşanan tahribat ve 1204-1261 yılları arasında hüküm süren Latin İstilası. Latin İstilası sırasında, başta Venedikliler olmak üzere pek çok Batılı topluluklar şehri uzun süre yağmalamıştır. Buna karşılık, 1453 yılında şehri fetheden Fatih Sultan Mehmed, şehre sahip çıkarak onu yeniden ihya eder. Yeniden güç kazanan şehir, yüzyıllar boyunca inşa edilen yapılar ve gerçekleştirilen düzenlemelerle giderek zenginleşir.
“İstanbul’un Destansı Anlatımı”, çoğu insanın yeterince farkına varamadığı biçimde, çok sayıda görsel belgeyle şehrimizin ne denli zengin bir geçmişe sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Doğan Kuban’a ve Boyut Yayınları’na, böylesine zengin içerikli ve yoğun emek ürünü bu değerli yayın için teşekkür ederim.
Bu vesileyle, İstanbul’u anlamamıza büyük katkı sağlayan Doğan Kuban’ı saygı ve rahmetle anıyorum.
“İstanbul’un dinliyorum,gözlerim kapalı;
Başımda eski âlemlerin sarhoşluğu,
Loş kayıkhaneleriyle bir yalı;
Dinmiş lodosların uğultusu içinde
İstanbul’u dinliyorum,gözlerim kapalı.”
Orhan Veli Kanık
Bu şehirde yaşayan herkesin, şikâyet etmek yerine yaşadığı şehrin değerini bilerek onun keyfini sürmesini isterim. Hagop Mintzuri’nin “Burası İstanbul’dur. Dünyada bir tek İstanbul var; burada adam olacaksın!” sözünü hiç unutmamamız gerekiyor.
Doğan Kuban, İstanbul’un Destansı Anlatımı, İstanbul, 2026.

Konstantinopolis-İstanbul
Doğan Kuban, bu kitabı için kaleme aldığı önsöze şu sözlerle başlıyor: “Konstantinopolis-İstanbul; Asya ile Avrupa, Akdeniz ile bozkır dünyası arasındaki eşsiz bir su geçidinde, Hristiyanlaşmış ve Hellenleşmiş bir antikite Yakın Doğu’ya yerleşmiş, Avrupa Hristiyanlığı dışında bir Ortodoks Hristiyanlığı ile dünyanın en büyük Yahudi toplumu ve İslâm dünyasının en güçlü egemen grubunu barındıran bir kozmopolit dünya kentidir.”

İstanbul’un sürekliliği
330-1750 tarihlerini kapsayan dönem boyunca, içinde yaşadığımız şehrin hikâyesi yalnızca sözlerle değil, okumasını bilenler için büyük değer taşıyan görseller aracılığıyla da anlatılmaktadır. “Bu kitap, kentin tarihini Pagan, Hristiyan, Müslüman ya da Yunanlı, Romalı, Türk diye ayırmadan, bütün insanlık için ortak, evrensel, destansı bir öykü olarak anlatma çabasıdır.” Yenikapı kazıları, bize günümüzden 8 bin 500 yıl önce bazı alanların iskân edildiğini ve bugüne kadar kabul edilen görüşlerin aksine, şehrin tarihinin çok daha eskilere uzandığını göstermektedir. Ancak bu döneme ait görsel belge bulmanın imkânsızlığı yanında, yeteri kadar araştırma yapılmamış olması da önemli bir kaynak eksikliğine yol açmaktadır. Yıllardır dile getirdiğim gibi, ülkemiz ve şehirlerimiz üzerine elbette yabancı araştırmacıların da çalışmaları gerekir. Ancak ortaya çıkan buluntuların ve yazılı kaynakların sağlıklı biçimde karşılaştırılabilmesi için, öncelikle bizim araştırmacılarımızın daha fazla çaba göstermesi gerekmektedir. Ne yazık ki 2004 yılında başlayan Yenikapı kazılarının üzerinden yirmi yılı aşkın bir süre geçmiş olmasına rağmen, şehrin geçmişine ışık tutan bu önemli buluntuların sergileneceği bir müzeye hâlâ sahip değiliz. Daha sonra Beşiktaş Metro kazıları sırasında, günümüzden 5 bin 500 yıl öncesine tarihlenen 78 adet kurgan tipi mezar bulundu.
Sende Yorum yap