Her ulaşılabilirlik, yakınlık değildir

Teknolojinin her geçen gün daha da hız kazandığı bir çağda yaşıyoruz. Herkese saniyeler içinde ulaşabiliyor, anlık mesajlar gönderebiliyor, çevrim içi olduklarını görebiliyor, hatta bazen ses tonlarını bile ekran karşısında yorumlamaya çalışıyoruz. Belki de tarih boyunca ilk kez insanlar hem birbirine bu kadar yakın görünüyor hem de duygusal olarak bu kadar yoruluyor. Çünkü artık yalnızca iletişim kurmuyor, sürekli birbirimizi analiz ediyoruz.
Bir mesaja geç cevap verilmesi, cevabın kısa olması, karşıdakinin çevrim içi olup yazmaması, ses tonundaki ufak bir değişim ya da kullanılan bir noktalama işareti bile bazen insanın zihninde büyüdükçe büyüyebiliyor. Oysa herkesin her an aynı ruh halinde olması mümkün değildir. İnsan bazen yalnızca yorgundur, bazen kendi iç dünyasına çekilmiştir, bazen bir şeyler düşünüyordur, bazen de bir süre yalnız ve sessiz kalmak istiyordur. Fakat dijital çağın oluşturduğu hızlı iletişim alışkanlığı, ne yazık ki birçok kişide sürekli ulaşılabilir olunması gerektiği hissini oluşturmaya başladı. İşte tam da burada duygusal yük devreye giriyor. Çünkü bazı insanlar artık iletişim kurmaktan daha fazla karşı tarafın davranışlarını yorumlamaya eğilim gösteriyor. “Neden böyle yazdı?”, “Neden kısa konuştu?”, “Acaba bana mı kırıldı?”, “Eskisi gibi değil…” gibi düşünceler zihinde belirmeye başladığında kişi, çoğu zaman karşı tarafı değil, kendi içindeki kaygıyı okumaya başlıyor.
Aslında insan, çoğu zaman yaşama kendi içinde taşıdığı duygularla bakar. İçinde yoğun kaygılar taşıyan biri, en nötr davranışlarda uzaklaşma işaretleri görebilir. Değersizlik hissi taşıyan biri ise karşı tarafın yoğunluğunu bile “Önemsenmiyorum” şeklinde yorumlayabilir. Yani bazen gördüğümüz şey, gerçekten karşımızdaki insan değil, kendi içimizde büyüttüğümüz duyguların dışarıdaki yansıması olabilir. Bu nedenle herkesin ses tonundan, bakışından, çevrim içi süresinden ya da anlık ruh halinden anlam çıkarmaya çalışmak, insanı zamanla duygusal olarak yoracaktır. Çünkü sürekli yorum yapan bir zihin, zaman içinde gerçeklikten ziyade kendi korkularını okumaya başlar.
Bir aşamadan sonra kişi, karşı tarafın gerçekte nasıl biri olduğundansa kendi zihnindeki ihtimallerle ilişki kurmaya yönelebilir. Oysa yaşadığımız hayatın içinde herkesin temposu, yorgunluk hali, düşünme biçimi ve iletişim dili birbirinden farklıdır. Bazı insanlar yoğunlaştığında sessizliğe bürünür, bazıları biraz geri çekilir, bazıları ise duygularını ifade etmekte zorlanmaya başlar. Böyle durumlar her zaman sevgisizlik ya da uzaklaşma olarak yorumlanmamalıdır.
İnsanın içsel alanı her daim erişilebilir olmaya da uygun değildir. Her soruya cevap vermek, her an bir açıklama yapmak, her ruh halini paylaşmak zorunda hissetmek, kişinin zamanla kendi merkezinden uzaklaşmasına yol açar. Çünkü insan bazen yalnızca kendi sessizliğinin içinde de kalmaya ihtiyaç duyar. Ne yazık ki günümüzde sessizlik bile yanlış anlaşılabiliyor. Oysa her sessizlik uzaklaşmak olarak değerlendirilemez, her yorgunluk sevgisizlik anlamına gelmez, her geri çekilme reddetmek demek değildir.
Bazı insanlar ise sevgiyi sürekli konuşmak sanıyor. Hâlbuki sevgi, bazen de karşı tarafa alan tanımaktır. Onun ruh haline saygı duymaktır. Sessiz kaldığında hemen korkuya kapılmadan bekleyebilmektir. Gerçek bağ kurabilen insanlar, birbirlerinin alanlarına saygı göstermeyi de öğrenirler. Nitekim sevgi, yalnızca yakınlık değil, karşı tarafın sessizliğine, yorgunluğuna ve kendi içinde kalma ihtiyacına anlayış gösterebilmektir.
Elbette sürekli belirsizlik, ilgisizlik ya da değersiz hissetmek kişiyi duygusal olarak yoran durumlardır. Ancak her davranışı olduğundan fazla büyütmek, her detayı kişiselmiş gibi algılamak ve etraftaki herkesin her an istenilen ruh halinde olmasını beklemek de insanı içsel olarak tüketebilir.
Modern çağın en büyük problemlerinden biri belki de burada başlıyor. İnsanlar artık gerçek iletişimden çok, erişim hızını seviyor. Fakat hızlı ulaşmış olmak her zaman gerçek bir bağ kurulduğu anlamına gelmiyor. Çünkü gerçek bağlar, sürekli olarak çevrim içi kalmakla değil, birbirini gerçekten anlayabilmekle oluşuyor.
İnsan canlıdır, mekanik bir nesne değildir.
Bazen yorulur.
Bazen susar.
Bazen kendi içine döner.
Bazen hiç sebep yokken yalnız kalmak ister.
Ve bu durum sevgisizlik anlamına gelmez.
Aslında hepimizin etrafımıza biraz daha sakin bakmayı öğrenmeye ihtiyacımız var. İnsanların her davranışını kendi korkularımızdan yola çıkarak yorumlamak yerine, onları oldukları haliyle görebilmeye... Çünkü bazı kırgınlıklar yapılan şeylerden değil, zihnin kurduğu ihtimallerden doğuyor olabilir.
Ve bazen insanın en çok ihtiyaç duyduğu şey, herkesin her an ona yetişmesi değil, kendi içindeki kaygıları dizginlemeyi başarmaktır.
Categories: Her ulaşılabilirlik, yakınlık değildir
Sende Yorum yap