Bayramdan geriye ne kaldı?
Bayram tatilinin sonuna geldik. Dokuz günü fırsata çevirip yola düşenlerden biri olduğum için, “nerede o eski bayramlar” diye ahkâm kesecek halim yok. Ben de bu özel günleri aileden, memleketten, alıştığım seslerden uzakta geçirdim.
Rusya’nın içinde trenle binlerce kilometre yol yaptıktan sonra Petersburg’a vardım. Bu satırları, kenti iki yakaya ayıran geniş Neva nehrinin yakınlarında, turistlerle dolu bir kafede yazıyorum. Kuzeyin beyaz gecelerinde hava bir türlü tam kararmıyor. Sokaklar kalabalık, tekneler suyun üstünde ağır ağır ilerliyor.
Herkesin elinde bir telefon ya manzarayı çekiyor, ya da kendini manzaranın içine yerleştirmeye çalışıyor. Birazdan ben de aynı şeyi yapıp sonra da “modern insan her şeyi gösteriye çevirdi” diye yazacağım. Çağın cilvesi bu: şikâyet ettiğimiz hayatın dışına pek çıkamıyoruz.
Bayram da artık böyle. Eski bildiğimiz bayramlarla, modern tatil birbirine karışmış durumda.
Bir yanda kurban, ziyaret, el öpme, hatır sorma var. Öte yanda uçak bileti, kredi kartı ekstresi ve sosyal medya hikâyeleri.
Melezleşen bayramlar
Bayram yok olmadı. Ama sosyolog Nilüfer Göle hocamızın deyimiyle söyleyecek olursam melezleşti. Hem de yaratıcı çözümlerle.
Artık bayramı daha fazla planlıyor, hesaplıyor, fotoğraflıyor ve paylaşıyoruz. Yüz yüze temaslarımız azalıyor ama uzaktakilerle daha kolay bayramlaşıyoruz.
Kapı çalmanın yerini çoğu zaman görüntülü arama, bayram kartlarının yerini saniyeler içinde gönderilen dijital mesajlar aldı. İşler kolaylaştı mı? Evet. Ama kolaylaşan her şey biraz hafifliyor galiba.
Kurban pratiğinde de benzer bir değişim var. Eskiden mahallede kasap, komşu, çocuklar, et götürülen evler bayramı bayram havasına sokardı. Şimdi birçok kişi için bu ritüel; vekâlet formu, banka dekontu ve “kurbanınız kesilmiştir” mesajıyla tamamlanıyor. Kötü mü? Ne yalan söyleyeyim ilk bakışta değil hatta pratik. Büyük şehir hayatında düzenli, ihtiyaç sahibine ulaşmak açısından daha etkili. Ama bir şey eksiliyor: temas.
Bayramda farklı hayatlar
Melezleşen bayram sadece geleneğin tatile karışması değil. Aynı zamanda harcamanın, yol hesabının, dijital mesajların, aile fotoğraflarının ve ev içi emeğin aynı günlere sığması demek. Aynı takvimde kimi birkaç gün nefes almaya çalışıyor, kimi kavurma, sofra, misafir ve bulaşık trafiğinin içinde koşturuyor. Çoğu evde bu emeğin önemli kısmı yine kadınların omuzlarına biniyor. Zira bayram neşesi kendiliğinden doğmuyor; birileri o sofrayı kuruyor, topluyor, ertesi güne de yetiştiriyor.
“Aile çok önemli” diyoruz ama aileye ayrılan zamanı çoğu kez tatil programının arasına sıkıştırıyoruz. Paylaşmak güzel şey, fakat bazen paylaşmadan önce paylaşılacak fotoğrafı düşünüyoruz. İşin rengi burada değişiyor. Bayram hem yakınlaşma isteğimizi hem de modern hayatın bizi nasıl ayrı ayrı rotalara dağıttığını aynı anda taşıyor.
Yine de bayramı bütünüyle tüketim toplumuna teslim olmuş gibi anlatmak haksızlık olur. Hâlâ bir çocuğun harçlık sevinci var. Hâlâ kapısı çalınan bir yaşlının neşesi var. Hâlâ “sesini duymak istedim” diye açılan telefon var. Hâlâ mezarlıkta birkaç dakika susup bir Fatiha okumak var. Bunlar küçük şeyler gibi duruyor ama insanı insana bağlayan da çoğu zaman tam bunlar. Bir kapı sesi, kısa bir telefon, çocuğun yüzündeki sevinç… Bayramın asıl tadı biraz da buralarda.
Geleneği kaybetmedik, ama artık onu tatille, harcamayla, dijital mesajlarla ve fotoğraflarla birlikte yaşıyoruz. Bu yeni karışımın içinde bir yaşlıyı aradıysak, bir çocuğu sevindirdiysek, birinin hayatında biraz yer açabildiysek, yine de fena sayılmayız. Nihayetinde bayramı bayram yapan şey, bittikten sonra birbirimizde ne kadar iz bıraktığı değil mi?
Sende Yorum yap