s

ADINIZ MARKA

Son zamanların en yoğun sosyal gündemi hiç kuşkusuz dünya müzik sahnesinin en büyük isimlerinden Kanye West ve Travis Scott’un İstanbul konserleriydi. Geçtiğimiz hafta da Belarus’lu süperstar Max Korzh’un Beşiktaş Tüpraş Stadyumu’nda gerçekleştirdiği dev konserle onbinlerce müziksever, coşkuyla eğlendi. Başta İtalya olmak üzere birçok Avrupa ülkesinde güvenlik nedeniyle izin verilmeyen bu konserlere ev sahipliği yapan ülkemiz, dünyanın ilgiyle takip ettiği bu uluslararası büyük organizasyonları, alnının akıyla gerçekleştirdi.

Organizasyondu, seyirciydi, müzikti hepsi tamam da bu sanatçıların bu kadar hayran kitlesine sahip olmaları, tez konusu olabilir. Ciddi yüksek bilet fiyatlarına, saatlerce ayakta durmalara, uzun kuyruklara ancak çok sevilen yıldızlar için katlanılabilir. Gördüğüm kadarıyla da bu sanatçılar, marka olan isimleriyle, sahne şovlarıyla o mertebeye çoktan ulaşmışlar. Rap müzikle alakam yok ama bu ilgi ve sevgiye en derin saygılar!

Bir şanstır doğmak, Allah tarafından kullarına verilmiş bir ayrıcalık!

Yaşamak bir görev ise tadına vararak, layıkıyla yaşamak meziyettir. Farkında olmak hele de farkındalık yaratmak, işte o sanattır. Kendi değerinin farkında olmak, başkalarının da bu değerden haberdar olmasını sağlamaktır. Marka olmak, kendinden marka yaratmaktır. Nedir peki marka olmak?

Bir konuda iyi-kötü uç noktalarda olup bunu en çarpıcı şekilde vurgulamaktır. Dikkat çekmek, akılda kalabilmektir. Başkalarından değişik davranabilmek, belki ilk önce başkalarını şaşkına çevirmek ama sonrasında onların takdirlerini duyup seni taklit ettiklerini görmektir. Sadece ünlü bir yıldız, popüler bir politikacı ya da büyük bir sanatçı olmaya gerek yoktur marka olabilmek için. Kişisel değerleri olan, başkalarından farklı düşünen, kendisi gibi olabilen herkes markadır aslında! Başkalarının değil düşünmek, düşünmeye dahi cesaret edemediği şekilde davranmak, bu davranışın da doğal olduğuna inanmak, inandırmaktır.

“Dünya’yı değiştirebileceğini düşünecek kadar çılgın olan insanlar ancak Dünya’yı değiştirebilecek işler yapabilir.” Önce inanmak gerekir yani, biraz deli, az biraz tuhaf. Delilik ile dahilik arasındaki fark, dahiliğin sınırları olmasıdır. Yaşamak, başlı başına çılgın bir macera; Bir gün ölmek için her gün yaşıyoruz. Üstelik bugün, bir daha asla olmayacak, bir daha hiç yaşanmayacak. Yani yaşadığımız her gün, geri kalan ömrümüzün ilk günüdür. Şu bir gerçek ki hepimizin içinde var o delilikten bir parça, hepimiz tuhafız bir yere kadar. Yani bunun anlamı, gerçekten istersek dünyayı değiştirebiliriz aslında ama gerçekten istersek! Muhtaç olduğumuz kudret ise genetiğimiz gizli çılgın DNA’ larımızda mevcuttur.

Yalnız marka olmayı, pazarlama ile halkla ilişkiler ile karıştırmak çok muhtemel! Bunun için verilen en güzel örneklerden biri şudur;

Bir partide şahane bir kız gördünüz diyelim. Yanına gidip, "Ben harika bir sevgiliyim" derseniz bu; “Doğrudan pazarlamadır”

Arkadaş grubunuzla partide eğlenirken arkadaşlarınızdan biri bir kıza gidip sizi gösterip, "Şu çocuk var ya, harika bir sevgilidir" derse bu; “Reklamdır”

Yine partide çok güzel bir kız gördünüz. Kravatınızı düzeltip ona bir içki aldınız diyelim. Kapısını açıp da çantası düştüğünde hemen yakalar, kendisine vererek, “Ha bu arada, ben harika bir sevgiliyimdir" derseniz bu, “Halkla ilişkilerdir”

Ama partide şahane bir kız gördünüz. Kız yanınıza gelerek, "Duyduğuma göre harika bir sevgiliymişsin” derse işte bu; “Marka” olmaktır!

Diyeceğim o ki, “Hayırlı olsun” ile “Hayırlısı olsun” arasındaki fark büyük! “Hayırlı olsun” ları kabul eden taraf olun. Hatalarınızı savunmak yerine düzeltmek için çalışıp durun. Farklılığınızı ortaya koyun. Adınız bir marka, markanızı koruyun!

Ve ne olursa olsun hep;

“Ya olduğunuz gibi görünün ya da göründüğünüz gibi olun!”

“Ya olduğunuz gibi görünün ya da göründüğünüz gibi olun!”

………………………….*……………………………………..

LIKE’LARLA YAŞIYORUZ

Bununla bitirmemin bir sebebi var elbet!

Son yılların matriksi sosyal medya! Hepimizin hayatı orada!

Alkışlarla değil like’larla yaşıyoruz adeta. ‘Kim neredeymiş, ne yemiş, ne giymiş, kiminleymiş’ canlı canlı izliyoruz. En güzel halimizi, en eğlendiğimiz dönemleri, gezdiğimiz yerleri paylaşıyoruz. Çok takip edilelim istiyoruz, çok izlenelim, çok sevilelim. Sadece uzaktan gördüğümüz hayatları izliyoruz; o çok mutlu, huzurlu, hiçbir derdi, sorunu olmadığını sandığımız sanal yaşamları…

Bu yazı da tam bu yüzden çıktı ortaya zaten; çok da iyi bildiğim üzere ciddi maddi sıkıntı yaşayan bir arkadaşın, yurtdışında tatilde, alışverişte çekilmiş resimlerini gördüğümde! Evliliğinde sorunlar yaşadığına bizzat şahit olduğum bir çiftin, mutlu(ymuş) pozlarına denk geldiğimde!

Hayatın insanı en büyük kandırması, insanı sadece gördüklerine inandırması!

Aslında işin aslı, Hiçbir şeyin göründüğü gibi olmaması!

Görüyorsunuz nice zengin insanlar var etrafta, altında yatlar katlar, ceplerinde hesabını bilmedikleri paralar. Ay sonunu nasıl getireceğiz tasları yoktur onların, bir de elektriğe, suya yapılan zamların. Gıpta ile bakılandır onlar, derinden iç çekilen! Oysa ne dertleri vardır aslında, dışarıdan görülmeyen. Kimi amansız bir hastalıkla boğuşmaktadır, dermanı bilinmeyen. Kimi doyumsuz olmuştur artık, asla mutlu edilmeyen. Sahip oldukları milyonları kaybetme korkuları vardır ve de altında ezildikleri soyadları! Mutlu gözükürken huzursuz bir telaş içindedir onlar!

Milletçe kendimizden çok çevremize odaklandığımız, su götürmez bir gerçek!

Sahip olduklarımız değil de olamadıklarımız nedense daha bir değerli!

Oysaki huzur uzaklarda değil, hemen içimizde!

Mutluluk ise varılacak yer değil, yolculuğun kendisinde!

Görünenle gerçek aynı şey değil çoğu kez. Her şey göründüğü gibi olsaydı mesela, avucumuza aldığımız denizin suyu da mavi olurdu. Hayata enerjisini veren, enerji dediğimizde zihnimizde canlanan resim, farklı farklı ressamların fırça darbeleri aslında! Hayatı, öğrenmek zorunda olduğumuz yabancı bir dile benzetiyorum ben! Ve tercümanı yok maalesef bu dilin. Dili tercüme eden bazen dilsiz birinin dokunduğu piyanonun tuşları, bazen sevgilinin bitmesini istemediğimiz dokunuşları, kimi kez de Etiyopyalı bir genci rekora koşturan ayakları!

Herkesin hayata yüklediği anlam farklı farlı!

Binlerce anlamın hayat bulduğu bir sözlük olmayı başarabilmişseniz eğer yaşamak işte o zaman gerçekten anlamlı!

Bu aralar başucumda Mesnevi durup hazır onu okurken akşamları, Mevlana’dan da bir dem vurayım istiyorum yeri gelmişken;

“Bugün hayat veren su, yarın sizi boğabilir. Girmekten korktuğunuz kovuk, tek sığınağınız olabilir. Sevdikleriniz, bir günde üstünüzü çizebilir, bir günde bağrına basabilir. En yakın sandığınız, sizi her an üzebilir. Ve bir gün, önceden varlığını hiç bilmediğiniz biri çıkagelip sizi, sizden bile çok sevebilir!”

Çünkü, Hiçbir şey, göründüğü gibi değildir!

…………………………..*………………………….

“AZİM” YILDIRIM

Geçtiğimiz haftanın en önemli olaylarından biri de hiç kuşkusuz Fenerbahçe başkanlık seçimiydi. 8 yıldır şampiyonluk ipini göğüsleyemeyen Fenerbahçe için bu seçim büyük önem arz ediyordu. Fenerbahçe’nin efsane başkanlarından Aziz Yıldırım ile Ali Koç yönetiminden tanıdığımız Hakan Safi arasında geçen seçim, büyük farkla Yıldırım lehine sonuçlandı ve Aziz Yıldırım, yıllar sonra yeniden Fenerbahçe başkanı oldu.

Mevzuya seçim vaatleri, sportif başarı, müstakbel transferler kısmından girmeyeceğim. Beni en çok etkileyen kısımdan; azimden- hırstan- 73 yaşında dahi çabalamaktan vazgeçmeyen bir profilden gireceğim. Başına gelen onca olaya, uğradığı onca haksızlığa rağmen pes etmeyen, yaşadığı çirkin tepkileri bir kenara bırakarak mücadeleden vazgeçmeyen ve başkanlık koltuğuna oturan Aziz Yıldırım’ı gerçekten tebrik etmek gerek!

Yıldırım’ın bu mücadelesi, kapağında kocaman bir martı resmi olan bir kitabı hatırlattı bana. Richard Bach’ın Martı adlı kitabı, tam 18 yayınevi tarafından reddedilerek ‘senden yazar olmaz’ rekoru kırmış. Ama daha sonra uzunca bir dönem, en çok okunanlar listesinde yer almış. Ya bu nasıl bir şanssızlıktır ki onsekiz yayınevi tarafından reddedilmek ve nasıl bir azimdir ki ondokuzuncuya kadar sabretmek üstelik de en çok okunanlarda ilk sıraya yükselmek!

Yalnız şöyle bir bakınca, yaşanmış tüm başarı hikayelerinin öncesinde, travmatik reddedilişler, geri gönderilişler, yeteneksiz addedilişler görülüyor aslında. Örneğin, lise ikinci sınıftayken antrenörü tarafından boyu kısa olduğu için okul basketbol takımına alınmayan Michael Jordan, annesinin, ‘Önemli olan, takımın içinde senin ne kadar küçük olduğun değil. Senin içinde, takımın ne kadar büyük olduğu’ sözlerinden oldukça etkilenerek önce okul takımına girmeyi, sonra da profesyonel lige transfer olarak dünyaca tanınan bir sporcu olmayı başarmış.

Okulunu bırakıp İzmir’den İstanbul’a gelen pop müziğin kraliçesi Sezen Aksu, birçok ünlü sanatçı gibi Unkapanı’nda şirket şirket dolaşmış. Ancak bütün kapılar ‘senden şarkıcı olmaz’ dercesine yüzüne kapanmış. Uzun uğraşlardan ve reddedilmelerden sonra çıkardığı Haydi Şansım adlı 45’liği de sadece elli adet satmış, alanlar da sadece yakın çevresiymiş. Yine Ferhan Şensoy’un ‘senden tiyatrocu olmaz’ dediği Yılmaz Erdoğan, tiyatrocu olmakla kalmayıp kendi tiyatrosunu dahi kuracak noktaya yükselirken, Walt Disney, aç biilaç, farelerin cirit attığı bir garajda ‘Miki Fare’ kahramanını çizip üne kavuşmadan önce beş iş başvurusundan ret cevabı almış. Hatta Disneyland’ı kurmadan önce birkaç defa iflas etse de sonunda dünyaya kendini kabul ettirmiş.

Bundan çıkan ana fikir, başarıya giden yolun reddedilmekten geçtiğini gösteriyor. Sanki Tanrıyla yapılan gizli bir sözleşme gibi başarının bedeli, ilk önceleri başarısızlıkla ödeniyor. Hayat gibi aslında; ilerlerken rampalı, kasisli yollarda, düşenler kalıyor orada. Kalkıp devam edenler ise ulaşıyor varışa, mutlu sona!

Bugün hemen hemen tüm zenginlerin, yoksulluktan gelmesi, başarılı işlere imza atanların mazilerinde başarısızlık hikayeleri yatması, güzelliğiyle marufların, zamanında çirkin, akıllıların yeteneksiz olarak nitelendirilmesi de tesadüf olmasa gerek. Belki de o hırs kamçılıyor, çalıştırıyor ve nihai hedefe ulaştırıyor işte. Hayatta ya tozu dumana katarsınız ya da tozu dumanı yutarsınız. İşte bu bütün mesele!

Zirvelerde kartallar da bulunur, yılanlar da…

Ancak birisi oraya süzülerek, diğeri ise sürünerek gelmiştir. Önemli olan nereye gelmiş olduğunuzdan çok, nereden ve nasıl geldiğinizdir.

Çünkü bu, orada ne kadar kalacağınızın göstergesidir!

…………………………*……………………..

HAFTANIN EN’LERİ;

Haftanın Yeniliği; Aslında yılın yeniliği hem de sınavda! Sınavda yemek dağıtılacak! Milli Eğitim Bakanlığı tarafından düzenlenecek Liselere Geçiş Sistemi (LGS) kapsamındaki merkezi sınavda, 924 bin 191 öğrenciye ilk kez beslenme paketi dağıtılacak! Sınav sırasında, sözel ve sayısal oturumları arasındaki dinlenme süresinde öğrencilere, beslenme ihtiyaçlarını karşılamak, sınav kaygısını azaltmak ve motivasyonu artırmak amacıyla kuru meyveli yulaf bar, ceviz, kuru üzüm ve sudan oluşan beslenme paketi dağıtılması kararlaştırıldı! Böyle güzel, olumlu yeniliklerin, gelişmelerin hastasıyız! Hem hayırlı olsun hem de afiyet olsun!

Haftanın Soruşturması; Şişli Fulya'daki evinin önünde silahlı saldırıya uğrayarak hayatını kaybeden Mezdeke grubu üyesi Aynur Kanbur cinayetiyle ilgili yeniden başlatılan soruşturmada, sıcak gelişmeler yaşandı! Olay günü kapıyı "Kargocuyum" diyerek açtırdığını ve Kanbur'u dansözlük yaptığı gerekçesiyle öldürdüğünü itiraf eden Bülent G. Tutuklandı! Ne demişler, ‘gerçeklerin er ya da geç ortaya çıkmak gibi kötü bir özelliği vardır’! Kadın cinayetleri bitsin artık Allahaşkına, cezalar mı arttırılacak, şartlar mı ağırlaştırılacak bilmiyorum ama artık buna net bir çözüm gerekiyor!

Yürekler bu acıları artık kaldıramıyor!

Haftanın Yasağı; Amerika’da getirildi! Amerika’nın köklü gazetelerinden The New York Times, yazarlarına, yapay zekayı kullanmalarını kati bir kararla yasakladı! Gazetecilik etiğinin ve insan yaratıcılığının korunması amacıyla alınan bu kararla gazete yazarları, ChatGPT, Gemini, Claude gibi yapay zeka araçlarını kullanamayacak! Son dönemde yaşanan skandallar ve intihal vakalarını gerekçe gösteren gazete, bu konuda çok titiz davranacaklarını belirtti! Valla bence yerinde bir karar, hep dediğim gibi, medeniyet dediğin, tek dişi kalmış canavar!

Haftanın Uyarısı; Oldukça çok kişiyi ilgilendiriyor zannımca! Eti, kanlı kanlı, az pişmiş yemeyi sevenler dikkat! Çukurova Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Gıda Mühendisliği Bölümünden yapılan açıklamada, son dönemde iyi pişmemiş etlerde parazit yoğunluğunun ciddi artış gösterdiği, bunun da yiyenleri hasta ettiği belirtildi! Etin çok iyi pişirilmesinin patojen mikroorganizmalar açısından önemini vurgulayan yetkililer, kanlı et yemenin, sağlık açısından sıkıntılı süreçler yaşatabileceğini vurguladı! Zaten kanlı kanlı et mi yenir ya, vahşet bence! Pişirin etinizi valla iyice!

Haftanın Tazminatı; Beni hayli şaşırttı! Dünyaca ünlü şarkıcı Dua Lipa, Callum Turner ile İtalya'nın Sicilya Adası'ndaki 3 gün 3 gece süren gösterişli bir düğün ile dünyaevine girdi. 1,7 milyon dolara Mâl olan düğün için güvenlik sebebiyle yaşanan teyakkuz durumu, Palermo bölgesi sakinlerini son derece huzursuz etmiş ve gergin anlar yaşanmıştı. Dua Lipa'nın, güvenlik ve gizlilik önlemlerinden rahatsız olan çevre sakinlerine 6.000 dolar ödeme yaptığı öğrenildi! Valla ne diyeyim, aferin gelin kızımıza, incelik göstermiş. Allah bereketini arttırsın, diğer ünlüler de bundan feyz alsın!

Categories: ADINIZ MARKA

Haber Yorumları

Henüz Yorum Yapılmamış.

Sende Yorum yap

Son dakika haberler

En güncel ve en doğru, tarafsız haberin merkezi.