s

Macron’un ‘medyokrasisi’ ve stratejik otonomi

Fransa, Mayıs ve Haziran 2026’da yaşanan Lyhanna cinayetiyle yalnızca bir trajediye değil, aynı zamanda devlet kapasitesinin çöküşüne tanıklık ediyor. 11,5 yaşındaki Lyhanna, 29 Mayıs günü Fleurance kasabasında okulunun önünden gri bir araca bindirilerek kaçırıldı ve günler sonra cansız bedeni terk edilmiş bir siloda bulundu. Bu olay, bireysel bir suçtan çok daha fazlasını, sistematik bir çürümenin sonucunu gözler önüne serdi.

Baş şüpheli Jérôme Barella’nın geçmişi, skandalın gerçek boyutunu ortaya koydu. 2017’den beri kolluk kuvvetlerinin ‘radarında’ olan, çocuklara yönelik cinsel suçlarla anılan bir kişinin yıllarca elini kolunu sallayarak dolaşabilmesi, artık “ihmal” kelimesiyle açıklanamayacak bir çöküştür. İki resmi şikâyet, işleme alınmayan sekiz başvuru ve sonuçsuz kalan dosyalar… Babası ve erkek kardeşinin adli sicili de cinsel istismar suçlarından dolayı aynı oranda kabarık. Bu tablo, Fransa’da adaletin yalnızca gecikmediğini, fiilen işlemez hale geldiğini göstermektedir. Macron ise bu ağır tablo karşısında klasik refleksine sarıldı: Sorumluluğu dağıtmak.

Adalet sisteminde imkân eksikliği olmadığını iddia ederken, ortadaki rakamlar bu söylemi açıkça boşa düşürüyor. 70 bin işleme alınmamış cinsel suç şikâyeti, 2,3 milyonluk toplam vaka yükü ve her yıl artan dosya sayısı… Avrupa ortalamasının çok altında kalan savcı ve hâkim sayıları, üç katına çıkan yargılama süreleri ve hâlâ dijitalleşememiş bir bürokrasi. Bu, modern bir devletin değil, ağır aksak işleyen bir yapının fotoğrafıdır. Buna rağmen Macron, enerjisini içerideki çöküşü onarmak yerine “stratejik otonomi” söylemi etrafında dış politika hamleleriyle harcamayı tercih ediyor. Üstelik bu söylem, zaman zaman Türkiye karşıtı politikalarla beslenerek iç politikadaki zafiyetleri örtmenin bir aracına dönüşüyor. Oysa aynı çabayı Fransa’nın idari sistemini toparlamaya, adalet mekanizmasını işler hale getirmeye ayırsaydı, bugün bambaşka bir ülke konuşuyor olabilirdik.

Gerçek şu ki, Fransa’nın ihtiyacı büyük jeopolitik iddialar değil, işleyen bir devlettir. 6 milyar Euro’luk olimpiyat harcamasıyla vitrin parlatılırken, adliye koridorlarında dosyalar ‘çürümeye’ devam ediyor. Güney Kıbrıs üzerinden Türkiye’ye mesaj verme arayışı, içerideki kurumsal dağınıklığı gizleyemiyor. Macron’un giderek belirginleşen hübris eğilimi ve tepeden inmeci yönetim tarzı, ülkeyi çözümden çok krize yaklaştırıyor. “En même temps” siyaseti ise denge değil, belirsizlik üretmiştir. Herkese aynı anda hitap etme iddiası, sonunda hiçbir sorunu çözemeyen bir yönetim biçimine dönüştü. Lyhanna vakası, bu başarısızlığın en acı sembollerinden biri olarak tarihe geçti. Dahası, bu tür olaylar aşırı sağ ve yabancı karşıtı akımlar için verimli bir zemin yaratıyor.

Ortadaki gerçek artık saklanamaz durumda: Kral çıplak. Ancak bu gerçeği kabul etmek yerine söylem üretmek tercih ediliyor. Bedelini ise her zamanki gibi Fransız toplumu ödüyor. Macron’un Türkiye karşıtlığına evrilen politikalarının faturası da yine Fransız halkına kesiliyor. Mevcut tablo değişmediği sürece, geriye kalan tek şey bu siyasi dönemin sona ermesini sabırla beklemek olacaktır.Ama yarınlar Fransa için daha aydın olacak mı? Maalesef karşıdaki ışık tünelin sonuna değil, aşırı sağın bindiği trenin lambasına benziyor….

Haber Yorumları

Henüz Yorum Yapılmamış.

Sende Yorum yap

Son dakika haberler

En güncel ve en doğru, tarafsız haberin merkezi.