s

Eğitim ve Teknolojisi Arasındaki Yarışın İşgücü Piyasalarına Yansımaları

Claudia Goldin ve Lawrence F. Katz ‘The Race between Education and Technology’ başlıklı kitabında yirminci yüzyılın hem Amerikan Yüzyılı hem de Beşerî Sermaye Yüzyılı olmasının dinamiklerine odaklanmakta, Amerikanın 1900’lü yıllların başında eğitim sisteminin Kıta Avrupası’na göre daha az seçkin oluşunun yol açtığı avantajın eğitimin nasıl hızla kitleselleşmesine yol açtığını, bunun ekonomik büyümeyle uzun dönem nasıl el ele yürüdüğünü ve ekonomik avantajların nispeten adil dağıldığı uzun bir dönemin nasıl yaşandığını incelemekte ve özellikle yirminci yüzyılın son 20 yılında bu sistemin nasıl tekrar bozulduğunu ve eşitsizliklerin nasıl tekrar tırmanışa geçtiğini incelemektedir (Harvard University Press, 2008).

Yazarlar kitabın birinci bölümünde beşeri sermayenin yüzyılını değerlendirmektedir. Yazarların da ifade ettikleri gibi yüzyılın başında Amerikalılar, “ulusların zenginliğinin” beşerî sermaye stokunda somutlaşacağı yönündeki yenilikçi fikri benimsemişti (sh.11). Hatta 1930’lara gelindiğinde bile, yazarların da vurguladıkları gibi dünyada evrensel olarak ücretsiz ve erişilebilir ortaöğretim sunan neredeyse tek ülke Amerika'ydı. Yirminci yüzyıl boyunca, 1895 ile 1975 yılları arasında Amerika Birleşik Devletleri’nde doğanlar için eğitim düzeyi 5,27 yıl artmış; bu artışın yaklaşık %50’si lise eğitiminin yaygınlaşmasından, %30’u üniversite ve lisansüstü eğitimin gelişmesinden, %20’si ise ilköğretimdeki sürekli artışlardan kaynaklanmıştır (sh.22) bağlanmaktadır. Dolayısıyla, yirminci yüzyılda Amerikalıların eğitim yıl birikimindeki artışın önemli bir kısmını 1910 civarında başlayan ortaöğretimin kitleselleşmesi sağlamıştır.

Yüzyılın başlarında kamu kaynakları ile sağlanan eğitime erişim kırsal bölgelerde bile oldukça yaygınlaşırken bu erken kitleselleşme Amerika için daima en temel avantaj oldu. ABD’de lise mezuniyet oranları 1930 yılı itibarıyla ülke genelinde neredeyse %30’a ulaşmış, 1950’lerde ise %60’lar seviyesine çıkmıştır (sh.26). Bir başka deyişle, ABD tarihindeki en büyük eğitim kazanımının ana kaynağı üniversite değil, liselerdir. Özellikle ortaöğretimin bu ölçekte erken tarihlerde kitleselleşmesi Amerikalı gençlere coğrafi hareketlilikleri nedeniyle meslek değiştirme ve teknolojik değişimlere hızla uyum sağlayabilme imkânı sağlamıştır. Avrupa’nın ve diğer ülkelerin beşeri sermayenin niteliğini eğitim üzerinden artırmak için eğitim sistemini kitleselleştirmesi yaklaşık yarım yüzyıl sonra gerçekleşebildi. Örneğin, 1960’lı yıllarda İngiltere kamu ortaöğretim sistemine sahip olmasına rağmen lise çağındaki gençlerin eğitim düzeyinde Amerika’nın yaklaşık 35 yıl gerisindeydi (sh.26). Benzer şekilde ülkemiz de bu evreye tam bir yüzyıl sonra yani 2000’li yıllarda geçilebildi.

Yazarlar 20. yüzyıldaki eğitim ve ekonomik eşitsizlik göstergelerinde iki farklı eğilimin öne çıktığına dikkat çekiyorlar (sh.22). Bunlardan birincisi bir yüzyıllık eğitim karnesine bakıldığında iki farklı dönem görülmektedir: Yüzyılın ilk üç çeyreğinde eğitim düzeyi hızla artmış, ancak son çeyreğinde duraklamıştır. 1915’ten 2005’e kadar olan dönemde ABD işgücünün eğitim stokunda on yılda ortalama 0,82 yıllık bir artışa denk gelen bir iyileşme yaşanmıştır (sh.42). Ancak, 1980 yılına kadar devam eden bu iyileşme 1980 sonrasında yavaşlamış, toplam artış on yılda ortalama 0,43 yıla düşmüştür. Benzer iki döneme ayrılış ekonomik eşitsizlikler için de geçerlidir. Yüzyılın ilk üç çeyreğinde ekonomik eşitsizlikler azalmış, ancak son çeyreğinde yeniden artmaya başlamıştır. Büyük kitlelerin gelirleri duraklar veya gerilerken sadece çok az bir ekonomik elitin kazancı ortalama olarak verimlilik artışıyla aynı hızda artabilmiştir. Yazarların ifadesiyle, eğitim ve teknoloji arasındaki yarışta yirminci yüzyılın ilk yarısında eğitim teknolojiye karşı önde giderken özellikle son çeyrekte teknoloji eğitim kazanımlarının önüne geçmiştir.

Ekonomik eşitsizliklere daha yakından bakıldığında 1973’e kadar orta sınıfların genişlediği ve aile gelirlerinin hızla arttığı, ancak reel gelir artışı gelir dağılımının alt kesimlerinde en hızlı, üst kesimlerinde ise en yavaş gerçekleştiği için üst ve orta sınıflar bu bağlamda birbirlerine yakınlaşmışlardır. Bu dönemde eşitsizlikler önemli ölçüde azalmış, ekonomik büyüme gelir dağılımının tüm kesimlerine yayıldığı için Amerikalılar birbirlerine daha çok yaklaşmışlardır. Dolayısıyla, bu dönem orta sınıfların büyüdüğü ve nispeten daha adil bir işgücü piyasasının söz konusu olduğu meritokratik sistemin de çalıştığı bir dönemdir. Özellikle 1980 sonrası dönemde ise tam tersi bir eğilim ortaya çıkmaktadır. En alt yüzde 20’lik kesimde aile gelirleri neredeyse duraklamış, buna karşın en üst yüzde 5’lik kesimde gelir artışı, orta grubun gelir artışından üç kat daha fazla olmuştur (sh.46). Dolayısıyla, orta sınıflar mevzi kaybeder ve alt gelir seviyelerine doğru itilirken çok az bir kesimin gelirlerinde dramatik artışlar gelişerek ekonomik eşitsizlikler artmıştır.

Dahası, aynı yaşta, cinsiyette, eğitim düzeyinde ve iş deneyimine sahip bireyler arasında ücret farkları, yani grup içi eşitsizliği de büyümüştür. Ücret eşitsizlikleri için üç farklı gösterge (erkekler için genel 90–10 logaritmik ücret farkı, erkekler için artık (residual) 90–10 log ücret farkı ve kadın ve erkek birlikte değerlendirildiğinde üniversite–lise log ücret farkı) kullanıldığında her üç göstergede de 1980’den itibaren büyük artışlar gözlemlenmektedir. Yazarlar bu dönemde büyümenin eşitsiz bir şekilde paylaşıldığına özellikle dikkat çekmektedir (sh.87): ‘Bu süreç 1970’lerde durdu. Amerika daha yavaş büyümeye başladı ve Amerikalılar yeniden birbirinden uzaklaşmaya başladı. Yirminci yüzyılın son çeyreği ve yirmi birinci yüzyılın başı, özellikle gelir dağılımının üst kesiminde görülen patlayıcı düzeydeki eşitsizlikle dikkat çekti. Eğitimin, özellikle üniversite eğitiminin, getirisi belirgin biçimde arttı. Ekonomik büyüme ise 1990’ların ortalarına kadar yavaşladı veya durakladı. Ne kadar büyüme olduysa, bu büyüme eşitsiz biçimde paylaşıldı. Büyümenin düşük ya da hiç olmadığı ve eşitsizliğin hızla arttığı bu dönemde, alt gelir grupları genellikle tamamen kaybederken, ekonomik elitler zenginleşti.’

1980’lerden itibaren yazarların vurguladıkları hem eğitimde önceki dönemlere göre yaşanan duraklama hem de ekonomik eşitsizliklerin artması tesadüfi değildir. Yazarlar, ücretlerde yaşanan bu dramatik eşitsizliği dört faktörle açıklamaktadır (sh. 52). Birincisi, bilgisayar tabanlı teknolojilerin yaygınlaşmasıyla ortaya çıkan beceri yanlı teknolojik değişimlerin etkisiyle, yüksek eğitimli ve daha yetenekli işçilere yönelik göreli talep artışının hızlanmasıdır. İkincisi, üretim istihdamını azaltması ve daha az eğitimli çalışanlara yönelik talebin daralmasıdır. Aslında bu iki neden dönemin genel karakteristiği ile ilişkilidir. Bu dönem özellikle dijitalleşme ve otomasyonun yaygınlaştığı bir dönemdir. Dolayısıyla, işletmelerde otomasyonun yaygınlaşması ile istihdam daralırken yeni iş pozisyonlarından beklenen beceri setlerinde de önemli değişimler yaşanmıştır.

Bu durum, yazarların da vurguladıkları gibi yüksek eğitimli ve daha yetkin işgücüne yönelik talebi artırmıştır. Ancak, özellikle otomasyonun yaygınlaşması ile ekonomik olarak sürekli mevzi kaybeden orta sınıf veya büyük kitleler için daha yüksek eğitim ve daha yüksek beceriye erişim maliyeti karşılanamaz olmaya başlamıştır. Bu durumda büyük kitleler yeni ortaya çıkan yüksek kazançlı iş pozisyonlarına erişemeyecektir. Yüksek eğitim ve daha yüksek beceri ve yetkinliği elde edebilme giderek toplumda zaten avantajlı olan az sayıda kişinin elinde toplanmaya başlamıştır. Dolayısıyla, eşitsizlikler artmakta ve giderek de derinleşmektedir. Aslında bu durum, yazarların üçüncü ve en önemli neden olarak öne sürdükleri 1950 sonrası doğan ardışık kuşakların eğitim düzeyindeki artış hızının yavaşlaması ile ilişkilidir. Dördüncü neden olarak da sendikalaşma oranlarındaki düşüş ve asgari ücretin reel değerindeki azalma gibi emek piyasası kurumlarında yaşanan değişimlerdir.

Aslında yazarların kitapta değindikleri beşeri sermayenin kutsandığı veya beşeri sermaye yüzyılı olarak adlandırılan yirminci yüzyılın son çeyreğinde dijitalleşme temelli teknolojik dönüşümler ve otomasyonun yaygınlaşması nedeniyle eğitim ile yüksek kazançlı işlere erişim arasındaki ilişki mutasyona uğramıştır. Çünkü bu dönemde işgücü piyasasındaki beceri farklılaşması olmasına rağmen son çeyrektekine göre daha düşük seviyelerde kalmıştır. Yoksa yazarların da vurguladıkları gibi yirminci yüzyılın başlarında da elektrik ve sermaye kullanımının yüksek olduğu sektörlerde eğitimli çalışanlara yönelik talebin daha yüksek olması, yirminci yüzyılın ilk üççeyreğinde de teknoloji-beceri tamamlayıcılığının mevcut olduğunu desteklemektedir (sh.109). Ancak, son çeyrekte dijitalleşme ve otomasyonun yaygınlaşması ile işgücü piyasasında beceri farklılaşması seviyesi hızla yükselirken büyük kitlelerin yirminci yüzyılın ilk üççeyreğinde ulaştıkları ve orta sınıfların büyük dönüşüm yaşamasına yol açan eğitim seviyesi ve kalitesi, son çeyrekte teknolojik dönüşümle işgücü piyasasında ortaya çıkan yeni fırsatlar için yetersiz kalmıştır.

Bu durumdan etkilenen büyük kitleler olmuştur. Ekonomik olarak mevzi kaybeden büyük kitleler kendilerine fırsat sağlayacak daha ileri eğitimin maliyetini karşılayamaz duruma sürüklenmiştir. Yeni duruma adaptasyonu kolaylaştıran ve avantajı artıran eğitim kurumlarına yönelik agresif talep bu hizmetlerin maliyetlerini artırırken bu hizmetlere toplumda çok az sayıda insanın erişimine yol açmıştır. Böylece, kitlelerin eriştiği hizmetler giderek nitelik olarak değer yitirmeye başlamıştır. Aslında erişilenler seviye olarak değişmemiştir. Ancak, erişilenlerin niteliğinde çok önemli farklar ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla, eğitime erişmek tek başına artık yeterli değildir, erişilenin işgücü piyasasında gerçekten bir avantaja yol açıp açmadığı önemlidir. Büyük kitlelerin eriştikleri hizmetlerdeki nitelik farkları, yaşanan ekonomik eşitsizliklerin ötesinde sosyolojik olarak orta sınıfların çökmesini hızlandırmıştır. Büyük kitleler geleceğe yönelik umutlarını yitirmektedir. Yaklaşık son 40 yıldır çoğu gelişmiş ülkede yaşanan ve son zamanlarda tamamlanan çevrim böylece orta sınıfları veya büyük kitleleri büyük bir açmaza sürüklemiştir. Bu açmaz doğal olarak siyaseti de derinden etkilemektedir. Çoğu Avrupa ülkesinde göçmenlerle ilgili yaşanan politik savrulmalar bu bağlamda tesadüfi değildir.

Diğer taraftan yapay zekâ teknolojileri, özellikle üretken yapay zekâ teknolojilerinin erişilebilir olmasıyla eğitimden sağlığa, ekonomiden biyoteknoloji ve savunma sanayine kadar yaşamın tüm alanlarını kapsamına almaya başlamıştır. Şimdiden bir yapay zekâ ekosisteminin oluştuğu söylenebilir. Yapay zekâ teknolojileri otomasyonun kapsamını çok daha fazla genişletmektedir. Artık, geriye kalan işler de giderek otomasyon tarafından yok edilmekte, mevcut veya yeni ortaya çıkan işlerdeki beceri beklentisi ise sürekli yükselmektedir. Dolayısıyla yapay zekâ teknolojileriyle yaşanacak dönüşüm eşitsizlikleri çok daha fazla derinleştirme potansiyeli içermektedir. Kısacası, yapay zekâ teknolojileri müdahale edilmediğinde çok rahat bir şekilde işgücü piyasasını çok daha fazla yıkıcı olacak yeni bir evreye taşıyacaktır. Bu durumda, dünya büyük kitleler açısından şu anda olduğundan çok daha adaletsiz ve siyasal olarak da çok daha istikrarsız olacaktır.

Haber Yorumları

Henüz Yorum Yapılmamış.

Sende Yorum yap

Son Dakika

>

Trump duyurdu: Hürmüz açılacak

>
>
>

Tüm Haberler

Son dakika haberler

En güncel ve en doğru, tarafsız haberin merkezi.