ABD’nin savunma politikasını anlamak
Elbridge Colby’nin ABD Savunma Üniversitesi’nde yaptığı konuşma, Amerikan stratejisinin tek kutuplu üstünlük döneminden nükleer büyük güç rekabetine geçişini açık biçimde ortaya koymaktadır. Bu yeni dönemde ABD, artık “kesin zafer” veya karşı tarafın tamamen yenilgisi üzerine kurulu bir savaş anlayışını sürdüremez. Bunun yerine temel mesele, varoluşsal olmayan fakat kritik çıkarların, kabul edilebilir maliyet ve risklerle nasıl savunulacağıdır.
Bu çerçevede Colby’nin stratejisinin merkezinde “denial defense” yer alır. Bu yaklaşımın amacı düşmanı cezalandırmak değil, saldırısını başarısız kılmak. Yani rakibin bir müttefikin kritik topraklarını ele geçirip tutmasını engellemek esas. Çünkü modern savaşta toprak kontrolü sağlanamadığında askeri başarı politik sonuca dönüşemez. Böylece saldırgan hedeflerine ulaşamaz ve caydırıcılık güçlenir.

Denial defense, iki uç yaklaşımın alternatifi olarak, total savaşın nükleer felaket riski ile yalnızca cezalandırmaya dayalı stratejilerin etkisizliği arasında daha rasyonel bir yol sunar. Bu model, sınırlı savaş mantığına ve politik hedef–askeri araç uyumuna dayanır.
Colby’nin yaklaşımı aynı zamanda Avrupa’ya dolaylı bir eleştiri içerir. Avrupa ülkeleri uzun süredir ne teorik olarak tutarlı ne de uygulanabilir bir savunma stratejisi geliştirebildi. Somut ve operasyonel bir çerçeveye sahip olmamaları, onları ABD güvenlik şemsiyesine bağımlı kılmakta. Bu nedenle Washington, müttefiklerden daha fazla sorumluluk ve somut askeri kapasite talep etmekte. Sonuç olarak ABD stratejisi, nükleer çağda savaşı kazanmak yerine saldırıyı anlamsız kılmaya odaklanan, sınırlı ama etkili bir güç kullanımını esas alan yeni bir denge arayışı.
Kıbrıs’ta sessiz diplomasi mi?
Uzun süredir Kıbrıs sorununun çözümüne yönelik somut bir ilerleme görülmese de, sahnenin arkasında diplomatik temaslar devam ediyor. Kamuoyunda durağanlık algısı hâkimken, BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’in, Güney Kıbrıs’ın AB dönem başkanlığını devretmesinin ardından yeni bir inisiyatif alması bekleniyor. 1 Temmuz itibarıyla Guterres’in taraflara çözüm odaklı öneriler sunabileceği konuşuluyor.
Rum lider Nikos Hristodoulides’in Avrupa Komisyonu ile yürüttüğü temaslar da bu sürecin önemli bir parçası. AB’nin Kıbrıs özel temsilcisinin yakında açıklanması beklenirken, Alman diplomat Helga Schmid ismi Rumlar tarafından Türkiye’ye yakın bulunarak mesafeyle karşılanıyor. Diplomatik kaynaklara göre Guterres’in taraflara “gevşek federasyon” temelinde bir çerçeve sunması muhtemel. Ancak KKTC tarafı yalnızca çerçeveye değil, aynı zamanda sürecin metodolojisine de vurgu yapıyor. Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman’ın daha önce önerdiği dört maddelik yöntem bu açıdan dikkat çekici.
Öte yandan, müzakerelerin başarısız olması durumunda Rum tarafının herhangi bir maliyetle karşılaşıp karşılaşmayacağı belirsizliğini koruyor. Takvim de çözüm açısından daralıyor: Guterres’in görev süresi 2027 başında sona ererken, Güney Kıbrıs’ta 2028 seçimleri yaklaşmakta. Hristodoulides’in süreci seçim hesabıyla yönlendirmesi olası görünüyor. Sonuç olarak, gevşek federasyon bir seçenek olarak masada olsa da, tarafların risk algısı ve siyasi öncelikleri çözüm ihtimalini belirleyecek. Sürecin kaderini ise zaman ve siyasi irade tayin edecek.
‘Futbol ve tekstilde yanılgı’
Milli takımın Dünya Kupası’ndaki hayal kırıklığı sürpriz değil. Sorun teknikten çok zihinsel: Alçakgönüllülük eksikliği, aşırı özgüven ve rakipleri küçümseme. Uluslararası rekabet ise gerçekçilik ister. Benzer durum tekstilde de görülüyor. Türkiye’de güçlü olmak, Avrupa’da rekabetçi olmak anlamına gelmiyor. Asıl mesele, Zara, H&M ya da Louis Vuitton ile aynı pazarda yer alıp tüketiciyi ikna edebilmek. Avrupa’dan gelen kaliteli ara mallar yeterli değil; önemli olan nihai ürünün tasarım ve marka gücü. Hem sahada hem piyasada sorun aynı: Kendini abartmak ve rekabeti hafife almak. Sonuç değişmiyor.
Categories: ABD’nin savunma politikasını anlamak
Sende Yorum yap