Babaların en uzun günü
Bugün Babalar Günü. Aynı zamanda yılın en uzun günü. Gün ışığı biraz daha fazla bizimle kalacak. Gölgeler uzayacak, akşam biraz daha geç gelecek.Sonra günler yavaş yavaş kısalmaya başlayacak.
Babalık da biraz böyle değil mi?Hayatımız çoğu zaman babamızın uzun gölgesinde başlar. Çocukken o gölge güven verir. Her daim koruyuculuğunu hissederiz.
Sonra büyürüz ve o gölgenin anlamı değişir. Bazen üzerimize düşer, bazen arkamızda kalır. Ama kolay kolay kaybolmaz.
Kimimiz babamızı çok erken kaybettik.
Kimimiz geç kaybettik ama yine de erkenmiş gibi hissettik. Kimimizin babası hâlâ hayatta. Aynı şehirde, başka bir semtte, belki yan odada.
Ama kaçımız babamızı gerçekten tanıdık?
Onun yalnızlığını, suskunluğunu, içine attığı cümleleri ne kadar anlayabildik?
İnsan çocukken babasını dağ gibi sanıyor. Sarsılmaz, yorulmaz, her şeyi bir şekilde halleder sanıyor. Sonra yıllar geçiyor. Hayatın yükü insanın omzuna binince, belki siz de baba olunca anlıyorsunuz ki, o da aslında kendi yorgunluğunu belli etmemeye çalışan bir insanmış.
Güçlü görünmek, bazen belki ona da yük olmuş.
Babaların sessiz dili
Bizim kuşağın babalarının çoğu biraz böyleydi. Bugünkü gibi çocuğuyla uzun uzun konuşan, duygusunu kolayca belli eden babalar pek azdı. Çünkü onlara baba olmak biraz da güçlü görünmek, az konuşmak, duyguyu içeride tutmak diye öğretilmişti.
“Erkek ağlamaz”, “baba zayıf görünmez”, “çocuğa fazla yüz verilmez” diye diye nice duygu içeriye gömülürdü. Sevgi söze dökülmez; bir ayakkabı kutusunun içine, okul harçlığına ya da gece yarısı usulca üstümüze çekilen yorganın sıcaklığına saklanırdı.
Bugün ise babalık değişiyor. Artık babadan sadece eve para getirmesi değil, çocuğun hayatında daha görünür olması bekleniyor. Korkusunu, neşesini bilmesi, oyun oynaması, okul toplantısına gitmesi, gerektiğinde saçma sapan bir çizgi film karakterinin adını bile öğrenmesi isteniyor.
İyi de oluyor.
Çünkü sevgiyi sessizce taşımak zorunda kalan o adamların, belki de en çok isteyip de nasıl yapılacağını bilemedikleri şeyi, bugünün babaları yavaş yavaş öğreniyor. Çocuklarının dünyasına girmeyi artık becerebiliyorlar. En azından deniyorlar.
Babalığın görünmeyen yükü
Ama burada kendimizi kandırmayalım.
“Yeni babalık” fikri güzel, hatta çok güzel. Fakat her baba aynı şartlarda baba olmuyor. Biri eve erken gelip çocuğuyla parka gidebiliyorken, diğeri iki otobüs değiştirip eve vardığında çocuğu çoktan uyumuş oluyor.
Kimi babanın çocuğuyla geçirecek vakti var, kimi baba ise o vakti ancak uykusundan, dinlenmesinden, kendinden çalarak bulabiliyor.
O yüzden babalığı sadece iyi niyet meselesi gibi konuşmak bana eksik geliyor. Elbette iyi baba olmak; sevgiyle, sabırla, vicdanla ilgili. Ama iş sadece babanın kalbinde bitmiyor. Çalışma saatleri, geçim derdi, kiralar, yorgunluk, ev içindeki yüklerin nasıl paylaşıldığı… Bunların hepsi babalığın içine karışıyor.
Babalık evin içinde yaşanıyor ama nasıl yaşanacağını çoğu zaman dışardaki hayat belirliyor.
Tam da bu yüzden Babalar Günü’nü sadece kravat, parfüm, gömlek ve kısa mesaj günü olmaktan biraz çıkarmalıyız. Hediye alalım elbette, alabiliyorsak ne güzel. Ama belki bugün asıl hediye biraz konuşmaktır.
Hayattaysa babamızın sesini duymak, uzaksa aramak, kırgınsak barışmanın bir yolunu aramak, vefat etmişse sadece eksiklerini değil, taşıdığı yükleri de düşünmek. Bunların hepsi o konuşmanın bir parçası olabilir.
Bugün güneş biraz daha bizimle kalacak. Belki biz de babalarımızla, çocuklarımızla, kendi içimizdeki baba imgesiyle biraz daha uzun kalabiliriz.
Çünkü yarından sonra günler kısalmaya başlayacak. İnsan ömrü de öyle.
Bazı cümleler için çok beklememek lazım.
“Baba, seni seviyorum” demek mesela.
Bazen bir ömrün en uzun günü, o cümlenin nihayet söylendiği gündür.
Sende Yorum yap