Küresel ısınma ve Avrupa’nın savunma politikaları
Başlığı okurken, bu iki konu arasında nasıl bir bağ olduğunu düşünüyor olabilirsiniz. Hemen anlatayım.
Küresel ısınma bir gerçek; Sanayi Devrimi’nden beri dünya yüzey sıcaklığı belirgin şekilde yükseliyor. Buzulların erimesi ve deniz seviyesinin yükselmesi gibi veriler, IPCC’nin 6. Değerlendirme Raporu’nda (AR6) net bir şekilde ortaya konuyor. İklim krizi için alarm çanları çalıyor ancak alınan önlemler okyanusta bir damla kalırken, sorumluluk tamamen halkın omuzlarına yükleniyor. Adeta dogmatik bir suçluluk duygusu yaratılıyor.
Örneğin Brüksel’de evlerde organik, plastik, kağıt ve diğer atıklar için en az 4-5 ayrı çöp torbası bulundurmak gerekiyor; bitki ve cam atıkları da cabası. Geniş bir evde bu ayrıştırma yapılabilir ancak 20 metrekarelik stüdyo dairede yaşayan biri bu kadar çöp kutusunu nereye sığdırsın? Elbette önlemlere karşı değilim ama her sorumluluk halka yüklenirken; veri merkezleri, arama motorları, yapay zeka ve bulut bilişim gibi devasa enerji tüketen sanayi kollarının küresel ısınmadaki payı göz ardı ediliyor.
Benzer bir dogmatizm enerji politikasında da yaşanıyor. Almanya’da Yeşiller, nükleer santrallerin kapatılmasını savundu. Ukrayna savaşıyla baş gösteren enerji krizinde bile nükleerlerin açık kalmasına karşı çıkıp, onun yerine, karbon emisyonu çok yüksek olan 6. nesil linyit kömürü santrallerini devreye soktular. Bu kararların arkasındaki isim olan eski dışişleri bakanı Annalena Baerbock, daha sonra BM Genel Kurul Başkanı seçilse de, kendi ülkesini BMGK geçici üyeliğine bile seçtiremedi. Dünya ısınıyor ancak ne bu hararetli ortamda nasıl yaşayacağımıza dair köklü yapısal önlemler alınıyor ne de halkın sırtına vurulan maliyetler gerçek bir netice veriyor.
İşte, Avrupa savunmasında yaşanan kriz de tam olarak bu zihniyetin ürünüdür. Avrupa Birliği, savunma sorumluluğunu üstlenmek istemeyerek uzun süre ABD’ye yük oldu. “Avrupa’da bir daha asla savaş çıkmaz” yanılgısıyla savunma sanayisini neredeyse tasfiye etti; hem kamyon hem zırhlı araç üretebilecek çifte kullanımlı fabrikaları kapattı. Bütçeler ise sanayiyi dönüştürmek yerine, halkın hayatını kolaylaştırmayan aksine yeni bürokratik yükler getiren “çevreci” politikalara harcandı.
Gelinen noktada öngörüsüz siyasetçiler, Avrupa’yı hem çevre hem de savunma alanında çıkmaza soktu. Aşırı programlı ama basiretsiz, ideolojik inatçılığından vazgeçmeyen ve kriz anlarında pragmatik kararlar alamayan Avrupa kıtası, şimdi her iki cephede de ağır bedeller ödüyor. Bu zorlukları aşmanın tek yolu köklü bir zihniyet değişimidir. Ankara’da düzenlenecek olan NATO Zirvesi de Avrupa’nın bu gerçeklerle yüzleşmesi için kritik bir sınav olacaktır.
Brüksel’de Türkiye açısında iki güzel haber
AB-Türkiye ilişkileri durağanlıktan sıyrılıyor gibi görünüyor. Brüksel’de Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu’nun Bağlantısallık Gündemi Platformu’nun üst düzey açılışında, “Karadeniz ve Güney Kafkasya’da Trans-Hazar Ulaştırma Koridoru’nun Gelecek Perspektifi” konulu toplantıda yaptığı konuşma, bu yeni hava için önemli bir işaret niteliğindeydi.
Özellikle Rusya-Ukrayna Savaşı sonrasında Türkiye’nin Avrupa Birliği açısından yalnızca bir komşu değil, aynı zamanda stratejik bir kara kapısı haline gelmesi, Orta Koridor’un önemini daha da artırdı. Bakanın Marta Kos ile yaptığı 2 görüşme de ve imzalanan anlaşma bu çerçevede dikkat çekiciydi.
Öte yandan DEİK’in AB nezdindeki temsilcisi Alperen Özdemir’in yılmayan girişimleri sayesinde, Brüksel’deki Avrupa Savunma ve Güvenlik Zirvesi’nde Türk savunma sanayii güçlü bir görünürlük kazandı. ASELSAN, Kale ve OTOKAR gibi şirketler, yalnızca ürünlerini değil, Türkiye’nin savunma teknolojilerindeki iddiasını da ortaya koydu. Bu tablo, Türkiye’nin Avrupa güvenliği açısından yalnızca izleyen değil, üreten ve katkı sunan bir aktör olabileceğini gösteriyor. Yeter ki Avrupa tarafında dogmatik refleksler değil, karşılıklı çıkarı gözeten pragmatik bir yaklaşım öne çıksın.
Categories: Küresel ısınma ve Avrupa’nın savunma politikaları
Sende Yorum yap