Bir asırlık nal sesi
Yüz yıldır bu ülke neler gördü.
Askeri darbeler, ekonomik krizler, siyasi fırtınalar, kapanan kurumlar, yıpranan gelenekler, dağılan alışkanlıklar, salgın hastalıklar...
Memlekette nice heyecan parlayıp söndü. Nice tören o eski ruhunu yitirdi. Ama Gazi Koşusu her şeye rağmen devam ediyor.
Kimi yıl kalabalık tribünlerle, kimi yıl pandemi şartlarında seyircisiz. Yine de start verildi. Safkanlar piste çıktı. Son düzlükte aynı heyecan yeniden ayağa kalktı.
Bugün, Türkiye Jokey Kulübü tarafından düzenlenen Gazi Koşusu yüzüncü kez yapılıyor.
Atlardan anlayanların gözü kulağı elbette pistte. Hangi safkan formda, hangi jokey o kritik “kırılma noktasını” doğru okuyacak, kim son düzlükte o herkesin beklediği büyülü hızlanmayı yapacak? Bunlar işin heyecanı.
Ben ise yine rahat duramayıp, atlardan, tribünlerden, hipodromun o kendine has atmosferinden memleketi anlamaya, okumaya kalkacağım. Ne yapalım, mesleki deformasyon böyle bir şey. İnsan her şeyin arkasında toplumsal bir hikâye arıyor.
Neden mi?
Çünkü bu koşu, ülkemizde süreklilik duygusunu ayakta tutan nadir spor geleneklerinden biri. Her şeyin hızla eskidiği, ortak heyecanların kolayca dağıldığı bir zamanda, 100 yıllık bir geleneğin, insanları aynı beklentide bir araya getirmesi hafife alınacak bir şey değil.
Bütün bu sürekliliğin harcını ilk koyan ise bu koşuya adını veren Mustafa Kemal. O yüzden Gazi Koşusu, her yıl tekrarlanan büyük bir spor organizasyonundan daha geniş bir anlama sahip.
Bu yarış; Cumhuriyet’in kurucu iradesine, Atatürk’ün modern Türkiye hayaline ve spora verdiği öneme yapılan sade ama güçlü bir saygı duruşu.
Üstelik bu saygı nutuklarla değil, geleneği sürdürerek, işi ciddiye alarak, başarıyı ve disiplini önemseyerek gösteriliyor.
Pistin iki yüzü
Gazi Koşusu’nun beni düşündüren tarafı biraz da burada başlıyor. Cumhuriyet’in hikâyesinde sıkça gördüğümüz o iki ayrı yüz, hipodromda da yan yana.
Bir yanda kural, hazırlık, disiplin ve seçkinlik; diğer yanda bu dünyaya kendi merakını, heyecanını ve gündelik bilgisini taşıyan geniş bir halk kitlesi.
Kuşkusuz atçılık pahalı ve seçkin bir dünya. İyi bir safkan yetiştirmek öyle kolay iş değil; özveri, bilgi, sermaye ve sabır gerekiyor. Ahırından jokeyine, bakımından soy kütüğüne kadar uzun bir hazırlık süreci gerektiriyor. Birkaç dakikalık mücadelenin arkasında yıllara yayılan büyük bir emek var.
Ama atçılığa asıl ruhu verenin geniş halk yığınları olduğunu da unutmayalım. Yarış bültenini katlayıp cebine koyan, favori tayını inatla savunan, son 400 metrede ayağa kalkan, müşterek bahis kuponuna küçük bir ihtimal sığdıran yarışseverler. Onlar olmasa atçılık birkaç tutkulu zenginin hobisinden ibaret kalırdı.
Cumhuriyet hikâyesi
Hipodromun coşkusu, atların nal sesleri 100 yıldır seçkinlerle halkı buluşturuyor, farklı siyasi görüşten, düşünceden insanların yüreğini aynı anda çarptırıyor.
Türkiye’de iki farklı siyasi damarın liderliğini üstlenmiş İsmet İnönü ve Celal Bayar’ın atlarının ilk yıllardaki mücadelelerini de hemen hatırlayalım.
Bu yarışa bakarak hem ülkemizin hem de toplumumuzun nereden nereye geldiğini de açıkça görebiliyorum.
Bugün start listesindeki 22 safkanın tamamı Türkiye’deki haralarda yetişti. Oysa ilk Gazi Koşusu, Avrupa’dan getirilen dört at ile yapılabilmişti. Çünkü o gün memlekette bu seviyede yarışabilecek atımız yoktu.
1932’den beri ise kendi topraklarımızda yetiştirdiğimiz saf kanlarla bu ritüeli sürdürüyoruz. Yıllar geçtikçe atçılığımız yerel bir uğraşın çok ötesinde, bilimsel metotların uygulandığı büyük bir ekosistem haline geldi. Bu gelişim, aynı zamanda Türkiye’nin teknolojik ve kültürel birikiminin de sessiz bir ispatı.
Gazi Koşusu bugün bir kez daha start alacak. Atlar birkaç dakika içinde finişe varacak. Benim için asıl olan ise o birkaç dakikanın arkasındaki yüz yıllık hafıza.
Atatürk’ün adını taşıyan bu koşu Veliefendi’de bugün elit bir uğraşla halkın heyecanını yan yana getirebiliyorsa, bu da başlı başına güzel bir Cumhuriyet hikâyesidir.
Sende Yorum yap