s

HADSİZLER

Yılın en yoğun aylarından biri yaşanıyor farkında mısınız?

Sürekli bir hareket halinde insanlar! Neyse ki sıcaklar çok bastırmadı da hala, telef olmadı dışarıda oradan oraya koşturanlar!

Bir yandan tatil planları yapılırken bir yandan da ‘şu işleri bir düzene sokayım da yaz rehavetine bir an önce kapılayım’ telaşı yaşanıyor. Ama haftaya damgasını vuranlar, üç harfliler! Yok canım cinlerden değil LGS, AYT, YKS sınavlarından bahsediyorum. Hoş görülen o ki onlar da öğrencileri cin gibi çarpıyorlar.

Sınavdır, öğrencidir deyince haftaya en çok damgasını vuranlar, mezuniyet törenleri oldu. İlkokuldan, liseye her okulda mezuniyet törenleri yapıldı, çocuklar artık kendi kanatlarıyla uçmaya hazırlardı. Okuldan bahsetmişken hep derim, ilkokullarda iki ders zorunlu okutulmalı! Bunlardan biri hayat bilgisi dersi yerine ‘hayal bilgisi’ diğeri de had bilme dersi’! Bunları küçükken öğrenmiyorsan büyüyünce uygulayamıyorsun çünkü!

Haddini bilmek iki türlü; hem alt haddini hem üst haddini bileceksin. Ne olduğundan az ne olduğundan fazla görüneceksin. Yani eğer ceylansan aslana kafa tutmayacaksın. Aslansan da fareyle uğraşmayacaksın! ‘Benim içim dışım bir, lafımı esirgemem. Kasmam kendimi konuşurken, ne düşünüyorsam onu söylerim’ mantığı, samimiyetten değil densizlikten! Hoş mevzunun kaynağı çok derinlerde, Orta Asya’dan gelen dedelerimizde! Başkasına saygı duymayı, susmayı ezilmek olarak gören bir toplumun torunları olarak had, hudut tanımadan önümüze geleni ezmeye çalışıyoruz. Sıkıntı genlerde, ailede, eğitimde! Alın size misal işte;

İngiltere Kraliçesi'ne dev bir inci hediye edilmiş. Kraliçe taca takılmayacak kadar büyük bu incinin delinerek tahtının arkasına asılmasını istemiş. Ancak İngiltere'deki bütün kuyumcular, böyle nadir bir inciyi delerken kırılmasından korkarak bu işe yanaşmamışlar. İnci, Fransa başta olmak üzere pek çok ülkenin kuyumcularına götürülmüş ama hepsi de aynı gerekçeyi ileri sürüp inciyi delmeye yanaşmamışlar. Neden sonra bir deniz subayı, İstanbul'da Kapalıçarşı'da bu işi yapabilecek nitelikte ustaların olduğunu söylemiş. Bir heyet hazırlanmış, Kapalıçarşı'ya gönderilmiş. Heyet, çarşıda köhne bir dükkâna girerek içerideki ak saçlı ustaya durum anlatmış. Ne yazık ki usta da diğer meslektaşlarının söylediğinin aynısını söyleyince heyet ‘Kraliçe bizi mahvedecek’ diye söylenmeye, sızlanmaya başlamış. Usta heyetin çaresizliğine acıyarak ‘bakın efendiler’ demiş. ‘Sorumluluk kabul etmem ama bende bir çırak var, belki bu işi o yapabilir. Ama diyorum ya sorumluluk kabul etmem.’ Heyettekiler çaresizlikle ‘olur’ demişler. Usta seslenmiş:

- ‘Oğlum Veli, bir bak hele...’

Arka taraftaki perde aralanmış. Elinde bir matkapla 13-14 yaşlarında bir çocuk çıkmış. Usta:

- ‘Oğlum’ demiş, ‘hele şu inciyi bir del bakalım!’

Bu sözü duyan Veli, hiç düşünmeden elindeki matkabı inciye daldırmış. İnci tam ortasından delinmiş. Heyet, sevinç içinde ustaya dönerek;

- ‘Ya usta bu nasıl iş! Dünyanın en ünlü kuyumcularının yapamadığı bu işi bu çocuk nasıl yapar?’ diye sormuş. Usta bir heyete bakmış, bir de Veli'ye ve cevap vermiş;

- ‘Efendim, o haddini bilmez!’

Had dediğin şey sınırdır, huduttur. Sınır işte, duracağın yer, ne zaman konuşacağını ne zaman susacağını bilmektir. Erdemdir lakin herkese nasip olmayan bir erdemdir. Sizi bilmem de ben o kadar çok muhatap oluyorum ki kendileriyle! Söylediklerinin nereye gittiğini bilmeden saçmalayan, sırf konuşmak için ya da lafın altında kalmamak için konuşanlara da en kısa zamanda öğretilmesi gerekir. Çünkü hadsize haddini bildirmek, öksüze kaftan giydirmektir.

İslam'ın şartı beş, altıncısı olsa haddini bilmek olurdu. Arttırıyorum ve yedincisi de ‘haddini bilmeyene haddini bildirmek’ diyorum. İki kelimeyi yan yana getiremeyen kişi, yazarları, şairleri eleştiriyor. Ayağına top değmemiş adam, televizyon başında yayıla yayıla oturup maçtaki futbolcuya ana-avrat küfrediyor. Hiç evlenmemiş kadın, boşanmakla ilgili ahkam kesiyor. Yumurta pişirmeyi bilmeyen, Michelin yıldızlı şefi beğenmiyor. Bence had dediğimiz şey edep, çoğu kişi de edep bilmiyor! Had bilmek bir duruş, insanın insana olan manevi sınırının en somut hali. Bir şey bilecekse kişi, önce haddini bilmeli!

Birilerine akıl verirken bulurdum kendimi çok kez, niyetim iyi, kalbim temizdi. Onları anladığımı, hislerini paylaştığımı düşünüp tecrübelerimden faydalansınlar istiyordum. Fark ettim ki burnu büyük sanılıyorum, çokbilmiş gibi algılanıyorum. İstemedikten sonra kimseye bir şey veremezmişsin, sevgi bile. Talep edilmeden verilen fikir, edilen yardım sadaka gibi oluyor karşındaki de bunu kaldıramıyor. O yüzden susmayı öğrendim, had bunu gerektiriyor!

Sözüm meclisten dışarı da haddiniz hariç her şeyi biliyorsunuz, arada onu da biliniz!

Ne kadar bilirseniz de bilin, bilmediğiniz haddiniz ise bence hiçsiniz!

………………………..*………………………….

TELLİ BABA

‘Gelir bahar ayları, gevşer gönül yayları’ denir ya, o söz öyle değil artık!

‘O güzel insanlar, o güzel atlara binip gittiler’, giderken de galiba baharları yanlarında götürdüler. Uzun süren bir kışın ardından direkt yaz geliyor. Yaz, eylül sonuna dek sürüyor ardından direkt atkı- şapka- paltoya geçiliyor. Hal böyle olunca da gönül yayları, yazın gevşiyor.

Nişandır, evliliktir hep yaz aylarına denk geliyor. Kır düğünü, havuz başı, deniz kenarı düğünü hayal ediliyor. Eh geriye bir tek evlenilecek kişiyi bulmak kalıyor. Ondan sebep, Telli Baba Türbesi popülaritesini hiç kaybetmiyor.

Aşk, evlilik isteyenlerin, kısmet arayanların mabedi, "Telli Baba Türbesi”!

Telli Baba'nın gerçek adının Abdullah olduğu söyleniyor. Fatih Sultan Mehmet’in kutlu askerlerinden olduğuna dair bilgiler mevcut. Şimdiki türbesinin bulunduğu yerdeki Kadiri dergâhında yıllarca hizmet etmiş. Rivayete göre, Boğaz'daki yalılarda yaşayan, birinin su gibi güzel bir kızı diğerinin de oğlu olan birbirine komşu ve dost olan zengin iki aile varmış. Çocuklar birlikte büyümüşler. Fakat günün birinde bu iki ailenin araları açılmış, birbirlerine düşman olmuşlar. Ama çocuklar birbirlerine aşık olduklarından evlenmek isteyince her iki aile de karşı çıkmış. Bunun üzerine gençler kaçmaya karar vermişler. Bir gece kayıkla boğaza açılmışlar. Hayalleri, Karadeniz'e açılıp en yakın bir köye yerleşip, yuva kurmakmış. Fakat kaçtıklarını öğrenen aileler, ellerinde silahlarla peşlerine düşmüşler. Aşıkları yakalayan aileler, durdurmak için silahları ateşleyince kız vurulmuş, delikanlı ise denize atlamış ve denizin azgın dalgalarla boğuşarak Sarıyer sahiline çıkmış. Şimdiki Telli Baba türbesinin bulunduğu yere gelip yerleşerek herkesten uzak yaşamaya başlamış. Zamanla sevgilisine olan aşkı, derin bir Allah aşkına dönüşmüş ve günlerini ibadet ederek geçirmeye başlamış. Sevgilisinden geriye kalan bir tutam gelin telini başındaki takkesine taktığı için de, halk ona Telli Baba adını takmış.

Telli Baba türbesinde, derdi olan, derman arayan kişiler eksik olmamış. Gidenlerin çoğu, hayırlı bir kısmetin kapıları açılsın diye gitmeye ve dua etmeye başlamış. Duaları kabul edilen kişiler de ikinci kez türbeye gelerek lokum veya şeker dağıtırmış. Evlenmek isteyenler, dilek dileyenler, derman dilenenler, türbede bulunan sanduka üzerindeki tellerden kopartarak dileklerini diliyorlar. Denilen o ki her kim ki onca tel arasından kısacık, minicik tel kopartabilir, o kadar tez muradına eriverir. Yani telin kısası makbulmüş, söylemedi demeyin!

Boğazın dört koruyucusu ver derler; Üsküdar'da Aziz Mahmud Hüdayi, Beykoz'da Yuşa, Beşiktaş'ta Yahya Efendi! İşte dördüncüsü de Rumelikavağı'ndaki Telli Baba!

Valla tuhaf bir düzenin, raydan çıkmış bir dönemin, şirazesi kaymış bir dünyanın içindeyiz;

Terelelli halimize, bari sen derman ol Telli Baba!

TUZLU KAHVE

Hazır evlilik ayı gelmiş, ‘geleneklerimiz& göreneklerimiz’ tandansında takılıyorken hiç hız kesmeyelim diyorum ve yeni öğrendiğim bir bilgiyi sizinle paylaşıyorum!

Evliliğin ilk adımı malum, ‘isteme’! İsteyenin bir yüzü kara metaforu ve Allah Allah nidalarıyla gidilen kız evinde, ilk mücadele gelin adayının yaptığı kahve! O içine tuz konan, iç içebilirsen tadındaki eziyet kahvesi! Son zamanlarda şiddetin dozu hayli artmış duyduğum kadarıyla, tuz baya masum kalmış, konulanların yanında. Acı biber, zencefil, kimyon, isot bile koyuluyormuş valla. Müesseseye hayli tuzlu bir başlangıçla giriliyor ama görünen o ki acı girişler de olabiliyor.

Bu kahveye tuz koyma hadisesi, çok eskilere- görücü usulü evliliklere dayanıyor. Çiftlerin birbirini ilk kez isteme sırasında gördükleri zamanlarda, erkek tarafı istemeye geldiğinde gelin adayı damadı beğenirse kahvesini şekerli hazırlarmış. Şekerli kahvenin yanında tatlı da ikram ederse bu, 'ben ve ailem seni kabul ediyoruz’ anlamı taşırmış. Fakat damadı beğenmezse kahvesine şeker yerine tuz koyarmış. Tuzlu kahveyi içen damat adayı, kızın kendisini istemediğini anlayıp anne ve babasını alarak kalkar ve bu işten vazgeçermiş. Zaman geçtikçe olay başka yerlere gelmiş, kahvenin hep tuzlu yapılması teamül haline gelmiş. Damat, tuzlu kahveyi o kötü tadına rağmen içerse ‘seni seviyorum- seni istiyorum’ demekmiş. Damat, mesajını bu şekilde gönderedursun, mevzu gelin adayı tarafından farklı değerlendirilirmiş. Damat, tuzlu kahveyi hiç bozuntuya vermeden içerse iyi huylu, sabırlı olduğuna, söylenip gerilirse, kahvenin tuzlu olduğunu belli ederse huysuz, geçimsiz addedilirmiş. Ya aslında yazık da ya! Damat, deplasmana gelmiş, şıpır şıpır terliyor, stresten geriliyor. E zaten artık klasikleşti, kahvenin tuzlu geleceğini tahmin de ediyor, daha germeye ne gerek var değil mi! Tek taraflı atak, çok da adil değil sanki! O iğrenç kahveyi kuzu kuzu içen damat, balkona çıkıp çaktırmadan içtiği sigarayı fırsat bulsa gelin adayının avucunda söndürmez mi! Bahane de hazır, amacı, gelin adayının sabrını, sebatını, vakurluğunu ölçmek! Tuzlu kahveye acı intikam! Değer mi?

Valla bence bir yudum alıp ‘bu nasıl kahve’ diyerek kalanını içmeyen adama kız verilir. Çünkü dürüsttür o! Yalandan sabırlıymış gibi davranıp ikiyüzlülük yapmıyordur. Köprüyü geçme- ayı/dayı tiyatrosunu oynamıyordur. Klişelere takılmıyordur, neyse odur.

Ezcümle, kahveye tuz yerine aşk koyun!

Ağzınızın da kalbinizin de tadını koruyun!

……………………………………….*……………………………….

HAFTANIN EN’LERİ;

Haftanın Afeti; Şanssızlıklar ülkesi Venezüella’da yaşandı! Venezuela, 39 saniye arayla 7,2 ve 7,5 büyüklüğünde iki depremle sarsıldı! Ardından gelen tsunamiyle hayatını kaybedenlerin sayısının 589’a yükseldiği belirtilen ülkede sahra hastaneleri kuruldu! Depremin ne kadar acı olduğunu hayli deneyimlemiş bir ülke olarak yüzü hiç gülmeyen Venezuela’ya geçmiş olsun ve başın sağolsun diyorum! Allah bir daha göstermesin!

Haftanın Kaybı; Türk Sinemasını yasa boğdu! Bir süredir yoğun bakımda tedavi gören Türk sinemasının efsane ismi Kadir İnanır, hayatını kaybetti! Bir süre önce rahatsızlanarak hastaneye kaldırılan ve yoğun bakımda entübe edilen Kadir İnanır, yapılan tüm müdahalelere rağmen kurtarılamayarak 77 yaşında vefat etti! Allah’tan rahmet diliyorum, mekânı cennet olsun!

Haftanın Patlaması; Ya bu hafta ne kadar tatsız olay oldu! Merkür mü geri gidiyor, gezegenler mi ters dönüyor anlamadım! Niğde'nin Bor ilçesindeki bir havai fişek fabrikasında meydana gelen patlamada birçok kişi yaralandı. İtfaiye ekiplerinin patlama sonrası çıkan yangına müdahale etmesine rağmen yaralılardan bir kişi ne yazık ki kurtulamadı! Neden meydana geldiği henüz bilinmeyen patlama, ilçede büyük paniğe yol açtı! Zaten kuşları da korkutuyor, öldürüyor bence kaldırılsın havai fişek patlatmak, fabrikaları da kapatılsın!

Haftanın Vedası; Buruk bir veda oldu! A Milli Futbol Takımımız, 2026 Dünya Kupası D Grubu son hafta maçında, Amerika’yı 3-2 yendi! Avusturalya ve Paraguay’a yenilerek turnuvaya erken veda eden milliler son maçından galibiyetle ayrıldı. Ama ne yazık ki işe yaramadı! Tek heyecanımız vardı aylardır, o da kursağımızda kaldı! Yazık ettiniz Bizim Çocuklar! Bu erken veda size hiç yakışmadı!

Haftanın Tespiti; Tespit gibi tespit! Yapay zekâ teknolojileri son zamanlardaki hızlı gelişimi, birçok meslek grubunda otomasyon ve iş kaybı korkusunu tetikledi! Özellikle beyaz yakalı işlerde rutin görevlerin yapay zeka tarafından devralınacağı çok kişinin işsiz kalabileceği senaryoları sıkça gündeme geldi. Ancak korkulan olmadığı gibi yapılan incelemeler, aksini gösterdi! Özellikle yazılım ve mühendislik alanlarında yapay zekanın bu meslekleri yok etmek yerine desteklediği ve talebi artırdığı görüldü. Bu da demek oluyor ki teknolojinin geleceğinde mühendislik yeteneğine olan ihtiyaç devam edecek, mühendislik yapay zekaya yenilmeyecek!

Categories: HADSİZLER

Haber Yorumları

Henüz Yorum Yapılmamış.

Sende Yorum yap

Son dakika haberler

En güncel ve en doğru, tarafsız haberin merkezi.