Stanford’ın görünen ve görünmeyen yüzü
Son zamanlarda okuduğum en ilginç kitap, Stanford Üniversitesi’nden yeni mezun olan 21 yaşındaki Theo Baker’ın ‘How to Rule the World: An Education in Power at Stanford University’ adlı kitabı oldu.
Geçen hafta Londra’da Foreign Press Association’ın bir etkinliğinde kendisiyle tanışma fırsatı da buldum.
İlk bakışta insanın aklına şu geliyor, daha 21 yaşında biri ne anlatabilir ki?
Oysa Baker’ın anlattıkları sadece kendi üniversite deneyimi değil, dünyanın en güçlü teknoloji ekosisteminin nasıl çalıştığına dair içeriden bilgi.

Gazeteci bir anne ve babanın çocuğu olmasına rağmen çocukluğundan beri hedefi gazetecilik değil, yazılım geliştirmekmiş.
Küçük yaşta kod yazmaya başlayan Baker da Stanford’a giren birçok öğrenci gibi Silikon Vadisi’nin bir parçası olmayı hayal ediyor.
Büyük bir teknoloji şirketi kurmak, yatırım almak, dünyayı değiştirecek bir girişim üretmek...
Fakat hayat bazen insanın rotasını hiç beklemediği şekilde değiştiriyor.
Stanford Daily’de gönüllü olarak çalışmaya başlamasıyla birlikte kendisini araştırmacı gazeteciliğin içinde buluyor.
O noktadan sonra da hikâye sıradan bir üniversite anısından çıkıp uluslararası bir araştırmaya dönüşüyor.
Baker’ın aylar süren çalışması, Stanford Üniversitesi Başkanı Marc Tessier-Lavigne’nin yıllar önce yayımlanan bilimsel makalelerindeki araştırma usulsüzlüklerini ortaya çıkarıyor.
Üniversite yönetimi, hukuk ekipleri ve halkla ilişkiler mekanizmasının yoğun baskısına rağmen geri adım atmıyor.
Sonunda bağımsız incelemeler yapılıyor ve süreç, Stanford başkanının görevinden ayrılmasıyla sonuçlanıyor. Bu hikâyeyi ilginç kılan henüz 17 yaşında, üniversite 1. sınıfta elde edilen büyük bir gazetecilik başarısı değil sadece.
Asıl dikkat çekici olan, Baker’ın Stanford’ın görünen yüzünün arkasındaki görünmeyen sistemi anlatması.
Dışarıdan bakıldığında Stanford, özgürlüğün, yaratıcılığın ve inovasyonun sembolü.
İçeriden bakıldığında ise çok daha karmaşık bir yapı var.
Henüz birinci sınıfta belirlenen “geleceğin yıldızları”, onlara ulaşmaya çalışan yatırım fonları, milyarder girişimciler, kapalı davetlerle düzenlenen toplantılar, girişimcilik kulüpleri ve daha öğrencilik yıllarında dağıtılan milyon dolarlık hayaller...
Baker’ın en çarpıcı tespitlerinden biri şu, Silikon Vadisi artık sadece şirket üretmiyor, insan seçiyor ve insanları birer yatırım nesnesi olarak görüyor. Yatırımcılar fikirlere değil, fikri ileride üretebilecek insanlara yatırım yapıyor.
Henüz ortada şirket yokken, ürün yokken hatta bazen fikir bile yokken gençlerin potansiyeline yatırım yapılıyor.
Aslında bu, yalnızca Stanford’ın hikâyesi değil. Bugün dünyanın dört bir yanında üniversiteler artık araştırma merkezi, yatırımcı ağı ve yetenek avcılarının dolaştığı platformlara dönüşüyor.
İşte bu yüzden Baker’ın kitabı sadece bir üniversite anısı olarak okunmamalı.
Kitap aynı zamanda güç ilişkilerini anlatıyor.
Bilginin güçle, sermayenin akademiyle, teknolojinin siyasetle ve medyanın hakikatle kurduğu ilişkiyi sorguluyor.
Theo Baker konuşmamızda kitabını “gazeteciliğe yazılmış bir aşk mektubu” olarak gördüğünü söyledi.
Gençlerin artık gazete okumadığını, uzun makalelerden uzaklaştığını düşünüyor.
Buna rağmen umudunu kaybetmiş değil.
Gazeteciliğin teknolojiyle birlikte yeniden şekilleneceğine inanıyor.
Kendisinin de bundan sonraki kariyerinde bilgi üretimi ve bilgi dağıtımı üzerine çalışmak istediğini anlattı.
Belki de kitabın en umut veren tarafı bu.
Bugün yapay zekâyı, algoritmaları, sosyal medyayı ve yatırım fonlarını konuşuyoruz.
Ama bütün bu sistemlerin merkezinde hala merak eden, soru soran ve gerçeğin peşinden giden insanlar var.
Theo Baker’ın hikâyesi iyi bir örnek, teknoloji dünyasında bile en değerli sermaye bazen yazılım değil, doğru soruyu sorma cesareti.
İşte tam da yüzden, bu kitabı sadece üniversite öğrencileri değil, günümüzün dinamiklerini anlamak isteyen herkes okumalı.
Categories: Stanford’ın görünen ve görünmeyen yüzü
Sende Yorum yap