Tunus seyahati
Kuzey Afrika’nın kadim şehirlerinden Tunus, yalnızca Kartaca, Kayrevan ve Bardo Müzesi gibi insanlık mirası eserleriyle değil, Osmanlı döneminden günümüze uzanan ortak tarihî ve kültürel bağlarıyla da dikkat çekiyor. Bir davet vesilesiyle gerçekleştirdiğim bu yolculuk, Tunus’un geçmişle bugünü birlikte değerlendirme fırsatı sundu…
Geçmişte bir dönem Mısır’ı, Libya’yı ve Fas’ı ziyaret edip merak ettiğim şehirleri ve yapıları görmüştüm. Ancak çok arzu etmeme rağmen bir fırsat bulup Tunus’a gidemedim. Tunus Büyükelçimiz, sevgili dostum Ahmet Misbah Demircan arayıp bir konferans vermem için davet edince hiç tereddütsüz, “Geliyorum” dedim. “Geliyorum ama bana Tunus’u gezdireceksiniz.”

Tunus, korunması gerekli kültür varlıkları açısından zengin bir ülkedir. Prehistorya döneminden itibaren çeşitli uygarlıklara ev sahipliği yapmıştır. Erken dönemlerde Berberi ve Arap hanedanlıklarının hüküm sürdüğü bölgede, MÖ 1200’lü yıllarda Fenike hâkimiyeti başlar. Özellikle Kuzey Afrika ticaret noktalarının denetimini sağlayan ve uğrak limanları kuran yeni yerleşimciler, Tunus Körfezi kıyısında Kartaca şehrini kurarlar. MÖ 600’lü yıllarda günümüz Tunus topraklarının büyük bölümünü kontrol altına alan Kartaca, güçlü bir devlete dönüşür. Akdeniz ticareti üzerindeki rekabet nedeniyle Roma’yla savaşmaya başlar. MÖ 264-146 yılları arasında yapılan Pön Savaşları, Kartaca’nın yok edilmesiyle son bulur.
Afrika eyaleti
Roma’nın Kartaca hâkimiyetindeki topraklarda oluşturduğu Afrika Eyaleti, kısa süre içinde geniş sınırlara ulaşır. Roma’nın güç kaybetmesinin ardından bir dönem İspanya üzerinden bölgeye gelen Vandallar, başkentleri Kartaca olmak üzere bir krallık kurarlar. Belisarios komutasındaki Geç Roma orduları, 533 yılında Vandal hâkimiyetine son vererek Roma hâkimiyetini yeniden sağlar. İslâm orduları 670 yılında, eski bir Roma kalesinin bulunduğu Kayrevan şehrini fethederek Tunus’ta hâkimiyet kurar. Abbasi Halifeliği döneminde İfrikiyye Eyaleti olarak düzenlenen bölgede, 800’lü yıllarda Aglebî Hanedanı yarı bağımsız bir devlet hâlinde hüküm sürer. Bir dönem Fatımî, daha sonra Hafsî Devleti’nin sınırları içinde kalan Tunus, XVI. yüzyılın başlarında bölgede hâkimiyet kuran İspanyolların koruması altına alınır.

İlk gün: Tunus Üniversitesi’nde konferans
Tunus hakkındaki bu bilgileri seyahat öncesinde edinmiştim. Kızım Gülter Esra Genim ile birlikte 11 Haziran 2026 tarihinde sabah 08.05 uçağıyla Tunus’a uçtuk. Türk Hava Yolları ile yaptığımız bu uçuşta sunulan servis ve güler yüzlü hizmet bizi mutlu etti. İki saati biraz aşan bir yolculuğun ardından Tunus’a indik. Büyükelçilik Üçüncü Kâtibi Güneş Alas bizi karşıladı. Pasaport kontrolünden çıktıktan sonra Büyükelçi Ahmet Misbah Demircan ile buluştuk. Ardından hızla 9 Nisan Üniversitesi İnsani ve Sosyal Bilimler Fakültesine ulaştık. Salah Garmadi Salonu’nda toplanan öğretim üyeleri ve öğrenciler bizi karşıladı.
İlk konuşmamın konusu “Dünyadan Restorasyon Örnekleri” idi. Tunus’ta doktora yapan Muhammed Revaha Zor konuşmamı Arapçaya tercüme ediyordu. Tercüman vasıtasıyla konuşmanın zor olduğunu bildiğim için metnimi daha önceden yazıp göndermiştim. Arapçaya tercüme edilen konuşma metnim basılıp dağıtılmıştı. Bu nedenle kısa bir sunuşun ardından sunduğum görseller eşliğinde konuştum ve gelen soruları cevaplandırdım. Yaklaşık üç saat süren bu toplantı sırasında Büyükelçi Ahmet Misbah Demircan da akıcı Arapçası ve konuya duyduğu ilgi sayesinde tercüme ve cevaplarımın daha iyi anlaşılmasına katkı sağladı.
Daha sonra Tunus Medinası’nı dolaştık. Şehrin merkezinde yer alan bu bölge büyük ölçüde harap hâldeydi; terk edilmiş binalar acilen onarım bekliyordu. Bu arada Emevî Valisi Hassan b. Numân tarafından yapımına 699 yılında başlanan büyük Zeytûne Camii’ni gezdik. Kayrevan Ulu Camii örnek alınarak yapılan bu camiyi mutlaka görmek gerekiyor. Avlusundaki revakların üzerinde bulunan bir rozet dikkatimi çekti. Bir yazımda bu rozeti ve hikâyesini sizlere sunmak isterim. Oldukça uzun süren gezimizi Habib Burgiba Bulvarı üzerindeki bir kahvede noktaladık.

Kartaca Üniversitesi ve Dougga yolculuğu
İkinci gün Kartaca Üniversitesi Sidi Bou Said Mimarlık Okulu’nda bir konuşma yapma imkânı buldum. Çoğunluğu ilk günkü konferansa katılanların oluşturduğu bu toplantıda konu, bir gün önce yaptığım açıklamalara geldi. Daha önceden hazırlıklı olduğum için, kendimden bahsetmekten hoşlanmamama rağmen bu kez gerçekleştirdiğim uygulamalardan örnekler sundum. Bir gün önce eleştiriler yapmış ve restorasyonla ilgili uluslararası kurumların söylemleriyle bu kurumların ve yöneticilerinin kendi ülkelerinde yaptıkları uygulamaların birbirinden çok farklı olduğunu ifade etmiştim. İster istemez beni dinleyen ve gösterdiğim örnekleri gören bazı kişilerin aklına, “Sen kimsin de böyle büyük iddialarda bulunuyorsun?” sorusu gelebilir diye yaptığım bazı yapılar ile restorasyonların görsellerini içeren bir sunum hazırlamıştım. Bu sunumda gösterdiğim görseller ve gerçekleştirdiğim yapılar üzerine konuştuk.
Bu toplantı da iki saati aştı. Ancak büyük bir ilgi vardı ve çok sayıda soru soruldu. Tercümanlığımı yapan Muhammed Revaha Zor benden daha fazla yoruldu. Yine Büyükelçi Ahmet Misbah Demircan akıcı Arapçası ile bize destek oldu. Sanırım ülkemizi temsil eden her büyükelçi İngilizce ve Fransızca gibi evrensel dillerin yanı sıra görev yaptığı ülkenin yerel dilini de bilmelidir. Yerel dilde konuşmak insanları birbirine daha fazla yakınlaştırıyor. Ülke insanı ile diyalog kurmak kolaylaşıyor. Yabancı dil konuşurken ister istemez bazı dinleyicilerde üstten bakan bir tavır hissi uyanabiliyor. Yerel dilde konuşmak daha rahat iletişim kurulmasını ve daha samimi bir ortam oluşmasını sağlıyor.
Sabah yaptığımız bu toplantının ardından Tunus’tan Dougga Ören Yeri’ne gitmek üzere yola çıktık. Testur (Testour) kasabası üzerinden ulaştığımız Dougga, her arkeolog ve mimarın görmesi gereken bir antik yerleşme. Bir yazımda yalnızca bu ören yeri ve içerdiği yapılardan söz edeceğim için burada ayrıntıya girmeyeceğim. Sanırım iki konuşmam oldukça ses getirmiş olmalı ki üçüncü gün Tunus Mühendisler Birliği’nde bir konuşma yapmam istendi. Her iki konuşmamdan kısa pasajlar aldığım bu konuşma da oldukça uzun sürdü. Çeşitli sorular geldi ve cevaplarım üzerinde tartışmalar yapıldı. Bu arada Mühendisler Birliği Başkanı Sayın Mohsen Ghavsi beni birliğe üye kabul ettiklerine dair bir belge sundu.

Tunus’tan ayrılırken
Tunus görülmesi gereken bir ülke. Altı günlük bu gezimin büyük bölümü toplantılarla geçti. Buna rağmen genç yaşlardan beri görmeyi arzu ettiğim Kayrevan’a gitmek ve Ulu Camii’yi gezmek nasip oldu. Tunus’ta dostlar edindim; Tunus Medinası’nı, Bardo Müzesi’ni, Kartaca’yı, Dougga’yı ve Uthina Ören Yeri’ni gezdim. Sanırım bu gezi bana çok şey öğretti. Ancak tüm isteğime rağmen oldukça uzak olan El Jem Amfitiyatrosu’na gitme imkânı bulamadım.
Bu gezi sırasında gösterdiği büyük dostluk ve misafirperverlik için başta Tunus Büyükelçimiz Ahmet Misbah Demircan olmak üzere, elçilik müsteşarı Cemil Çağdaş Yıldırım’a, çalışma arkadaşlarına ve aile mensuplarına teşekkür ederim.
Osmanlı hâkimiyeti
Cezayir’de temelleri Oruç ve Hızır Reis’in (Barbaros Hayreddin Paşa) attığı bir Osmanlı Beylerbeyliği’nin oluşturulmasını takiben, 1534 yılında Barbaros Hayreddin Paşa Tunus’u Osmanlı topraklarına katar. Ancak Kutsal Roma Germen İmparatoru V. Karl, donanmasıyla Tunus’a gelip asker çıkarır ve Hafsî Hanedanı tekrar başa geçirilir.
Başlangıçta Cezayir Beylerbeyliği’ne bağlı olarak yönetilen Tunus, 1587 yılında Cezayir, Tunus ve Trablusgarp eyaletlerine ayrılarak merkezden atanan paşalar tarafından yönetilir. Zaman zaman “Dayı” adıyla anılan yerel yöneticiler tarafından idare edilen Tunus’a bazı durumlarda merkezden beylerbeyi de atanmaktadır. Bu süreçte bazı dayıların hanedan oluşturdukları ve birkaç kuşak boyunca bu hanedanların yönetici olarak varlıklarını sürdürdükleri bilinmektedir.
1770 yılında Tunus şehri Fransız donanması tarafından günlerce bombalanarak tahrip edilir. Bu dönemde sık sık yerel karışıklıklar çıkmakta ve gerek Cezayir Beylerbeyliği gerekse Osmanlı yönetimi Tunus’un yönetimine müdahale etmektedir.
1861 yılında İtalya Birliği’nin sağlanması ve İtalya Krallığı’nın kurulmasının ardından İtalya’nın Tunus’a olan ilgisi artar. Ancak Fransızlar hızla hareket edip 1881 yılı Mart ayında Tunus’a asker çıkarırlar. 12 Mayıs 1881 tarihinde Tunus Bey’i ile yapılan “Bardo Antlaşması” sonucu eyaletin kontrolü Fransa’ya geçer. Bir süre sonra yapılan 8 Haziran 1883 tarihli “Mersâ Antlaşması”yla da Tunus, himaye adı altında resmen Fransız idaresine girer. Böylece yaklaşık üç yüz elli yıl süren Osmanlı hâkimiyeti sona erer.
Bardo Antlaşması’ndan hemen sonra Fransız idaresine karşı bir direniş hareketi başlar. Yıllar boyunca süren bu hareket giderek güçlenir ve 20 Mart 1956 tarihinde Tunus bağımsızlığına kavuşur. Tunus’un bağımsızlığa kavuşmasında Hüseynî ailesine mensup Emin Bey, on dokuzuncu bey sıfatıyla Osmanlı’dan kalan bir geleneği sürdürür ve Tunus Kralı olur. 27 Temmuz 1957 tarihinde Tunus Cumhuriyeti ilan edilir ve Habib Burgiba ilk devlet başkanı seçilir.

Ortak tarihî miras üzerine
Tunus üzerine birkaç yazı daha yazmam gerektiğini düşünüyorum. Kartaca, Dougga, Uthina, Kayrevan Ulu Camii ve Bardo Müzesi anlatılmaya değer insanlık birikimleridir. Üstelik bizim bu topraklarla çok eskiye uzanan bağlarımız var. Bir dönem nerelere kadar uzandığımız ve hangi topraklarda hüküm sürdüğümüz hepimizin farkına varması gereken bir gerçektir.
Günümüzde coğrafi olarak büyümenin imkânsızlığını göz önüne aldığımızda, bir dönem birlikte yaşadığımız Tunus insanı ile kültürel bağlarımızı güçlendirmemiz ve ticaret ilişkilerimizi daha da geliştirmemiz gerektiğini düşünüyorum. Bunun, yerine getirilmesi gereken önemli bir görev olduğu kanaatindeyim.
Sende Yorum yap