Oyun bitti
Ya hemen aklımızı başımıza devşireceğiz ya da binlerce yıldır ilmek ilmek kurduğumuz bu medeniyetin, en parlak anında, kendi elimizle nasıl çöktüğünü seyredeceğiz.
Yapay zekâdan her derde deva olmasını beklediğimiz bir çağda, bu cümle fazla sert, hatta uçuk gelebilir. Haklısınız. Fakat geçen hafta Avrupa’da yaşananlar, bu karamsar öngörümün hiç de uzak bir ihtimal olmadığını gösteriyor.
Sıcak hava rayları genleştirdiği için, bazı tren seferleri yapılamadı.
Hastaneler acil servis yükünü taşıyamaz oldu.
Tarladaki ürünler kavruldu.
Bazı nükleer santraller, nehir suları ısındığı için üretimi kısmak zorunda kaldı.
Sokakta çalışan işçiler isyan etti, yer yer iş durdurdular.
Ve işte o hava dalgası şimdi bizim kapımızı da çalıyor.
“Yaz sıcağıdır, geçer” diyerek rahatlayacağımız günler çoktan geride kaldı.
Her yaz yeni rekorlarla geliyor. BM uyarıyor: Kömür, petrol ve gaz yakarak havaya saldığımız kirletici gazları hızla azaltmazsak, dünyanın ortalama sıcaklığı 1,5 dereceden fazla artacak.
Kulağa küçük bir rakam gibi geliyor ama değil. Bu eşik aşıldığında; daha sıcak hava dalgaları, daha sert kuraklıklar, daha büyük yangınlar ve daha ağır su krizleri kapımıza dayanacak.
Dünya Meteoroloji Örgütü, önümüzdeki dört yıl içinde bu sınırın aşılma ihtimalinin artık çok güçlendiğini söylüyor. Yani mesele birkaç bunaltıcı gün değil.
İklim krizini uzun süre uzak bir mesele gibi anladık. Eriyen buzullar, uzak adalar, penguenler...Oysa ısınan havalar; bütçemizi, yaşam kalitemizi, sağlığımızı, hatta canımızı yakından etkiliyor.
Hepimiz yanacağız
Dünyanın her yerinde, cüzdanı kabarık, faturasını düşünmeden klimasını çalıştırabilenler, belki şimdilik, daha şanslı. Serin bir odaya geçebiliyor, dışarıdaki sıcağı bir süre unutabiliyorlar. Ama bu yalnızca geçici bir korunak.
İklim krizi büyüdükçe, zengin mahallelerin korunaklığı kalmayacak.
Su azalınca, tarım zorlanınca, enerji sistemi aksayınca kimsenin evi bu felaketten muaf olmayacak.
Dünyayı en çok ısıtan hayat tarzı, günün sonunda dönüp kendi sahiplerini de yakacak.
Yine de sıcak, önce en kırılgan olanı yakalıyor. Yoksulu, yaşlıyı, çatı katta oturanı, açık havada çalışanı...
Klima meselesi de ayrı bir gariplik taşıyor. Serinlemek için klimaya sarılıyoruz. Oysa o alet de içeriyi serinletirken dışarıya sıcak hava üflüyor, elektrik tüketimini artırıyor. Elektriği üreten santraller de aşırı sıcaktan zorlanıyor. İnsanlık bir sorunu çözeyim derken daha büyük bir sorun üretiyor. Daha çok enerji harcıyor, dünyayı ısıtan düzeni besliyor, sonra yine klimaya koşuyor.
Yanlış anlaşılmasın, klimayı şeytanlaştıracak değilim; icat edenden Allah razı olsun. Ama bu döngüden çıkmanın yolu, yalnızca klimaya abanmak değil. Evleri daha iyi yalıtmak, binaları doğal havalandırmayla serinletecek biçimde tasarlamak, yeşil çatılara ve gölgeye yer açmak.
Kentleri betona teslim etmemek gerekiyor.
İklim değişiklikleri tarih boyunca birçok medeniyetin yok olmasına zemin hazırladı. Kuraklık, su kıtlığı, tarımsal çöküş büyük düzenleri sarstı. Ama bu kez iş çok başka. Eskiden toplumlar doğanın sert değişimleriyle karşı karşıya kalıyordu. Bugün ise kendi üretim biçimimiz, tüketim alışkanlıklarımız ve büyüme iştahımız bu krizi hazırladı.
Bu yüzden Antalya’da Kasım ayında yapılacak uluslararası “İklim Zirvesi” katılımcıların şık fotoğraflar çektirdiği bir etkinlik olarak kalmamalı.
O toplantıda dünyanın önüne basit ama çok önemli bir soru gelecek: Bu gezegeni ısıtan düzeni nasıl değiştireceğiz ve bunun bedelini kim ödeyecek?
Belki de bu zirve, geri dönülemez noktayı görmeden önceki son fırsat.
Oradan, ineklerinin çıkardığı gazı tehlikeli görüp; lüks tüketimi, israfı, sınırsız büyüme hırsını ve konfor adına dünyayı hoyratça harcayan hayat tarzını görmezden gelen kararlar çıkmamalı. Dünyamızı kurtaracak bir iradeye ihtiyacımız var.
Yoksa elimizde takla atan robotlar, şiir yazan yapay zekâlar ama nefes almakta zorlandığımız bir dünya kalacak.
Bir de şu soru içimizi kemirecek: Bu kadar akılla, nasıl bu kadar sersemce yaşadık?
Sende Yorum yap